10 Aralık 2017 Pazar

ARUZLA YAZMAK


https://www.liseedebiyat.com/okunasi-yazilar/54-szn-cn-sectklermz/2900-aruzilesiiryazmak.html

İskender Pala'nın bu yazısına bir değerlendirme:

Günümüz aruz şairleri iki gruptur. Her ikisi de Yahya Kemal'den misallendirilebilir:

1. Eski şiirin rüzgârının rüzgârı... Tamamıyla Dîvan gibi yazmak. İmalesiyle, zihafıyla, zengin / ağdalı lisanıyla, klâsik mazmunlarıyla...

2. Kendi Gökkubbemiz... tarzı şiirleri... Yani yine aruzla fakat günümüz insanının anlayacağı dilde, güncel konularda, şekil (form) olarak da yeniliklere açık bir şiir.

Birinci grubun derdi zaten, klâsiği sürdürmektir. Muhatapları, herkes değil belli bir eğitim almış, seçkin bir zümredir. 

Harun Öğmüş'ün gazelleri, Memduh Cumhur'un bazı şiirleri, Prof. Dr. Mustafa Tahralı'nın kâr-ı nâtıkları bu cümleden değerlendirilebilir. Fakir gibilerin tarih düşürme geleneğini sürdürmesi de böyledir. 

Cumhuriyet dönemi aruz şairleri sanıldığından çok fazladır. Edebî cereyanların, neşir vasıtalarının ve nüfusun birbiriyle müvâzî şekilde çoğaldığı bu devirde, eskiler gibi sivrilmiş veya zirveleşmiş birkaç şair aramak doğru değildir.

Bu tarz olmasa; galat-ı meşhur ile Osmanlıca diye adlandırdığımız zengin Türkçemizin kullanıldığı ve hayatiyetini sürdürdüğü hiçbir saha kalmaz. Yahya Kemal'in elden ele gezecektir dediği meş'ale sönmemelidir. Bu tarzın popüler bir alâkaya mevzu olması da beklenmez. Seçkin bir zevkin elit bir müşterisi olacaktır.

Bu tarz şiire meraklı, ilgili ve hayran olup taklitle, mânâsını düşünmeden, sadece açık-kapalı hece dizerek dîvan şairi olmaya çalışanlara, ben de rastladım. Bunlardan kimisi; 

• Kadir Mısıroğlu gibi kişileri takip ederek, lisan hususunda ideolojik bir tavırla kaleme sarılanlar... Bu kişiler, çivi çiviyi söker mantığıyla, "uydurukça"yı karşı durmak için, özbeöz Türkçeye de husumet geliştirebiliyorlar. Ekseriya cahiller. 19. asırda Fransızca mantıkla fakat Arapça sarfıyla uydurulmuş ve tutmamış kelimelere de Kur'ân kelimesi diye dört elle sarılmaya çalışıyorlar.

Kimisi; 

• Klâsik şiire hayranlığı olsa da maalesef kabiliyeti, zevk-i selîmi gelişmemiş kişiler. Spiral ciltler dolusu şiirleriyle yayınevi yayınevi, dergi dergi dolaşanlarına rastladım. Bu tarz kişilere, teknik, usul öğretmeye çalışsanız da bildiğinden dönmeyebiliyor. 

Pala sadece bu acemîler, inatçılar ve protestocular hakkında, tenkitlerinde haklı.

Fakat devrimizde aruz ile ve kadim şiirin rüzgârıyla şiir yazmayı sürdürenleri yok sayıcı bir üslup doğru değil.

İkinci gruba gelince; bu sahada üretilenler Pala'nın hiçbir eleştirisini hak etmiyor. Birçok aruz şairi her iki sahada da şiir üretse de, ikinci yolu tutanlar daha fazladır. 

Birçok insan İstiklâl Marşı'nı dahî hece şiiri zannediyor. Aruz her zaman Arapça-Farsça müfredat ve terkibâta zorlamaz. Âkif dilde sadeleşmeyi görünce bazı şiirlerini tekrar ele almış ve onların lisanını sadeleştirmişti. Yine aruzla tabiî ki... 

Hâlide Nusret, Turan Yarar, Mehmet Çınarlı ve Hisar şairleri, aruzu sade bir lisanla kullandılar. 

Talat Sait Halman gibi, milliyetçi-muhafazakâr dünyadan olmayan insanlar da aruzu değerlendirdiler.

Halil Gökkaya, Yusuf Dursun gibi hece ağırlık yazan şairlerin de aruz şiirleri mevcuttur. 

Recep Yıldız, Seferî gibi, şekil (nevi-form) itibariyle birinci, kelime kullanımı itibariyle ikinci gruba benzeyenler de düşünülmelidir.

Ayrıca, zengin kelime kadrosu kullanmaktan yakınmak bir edebiyatçıdan beklenecek bir şikâyet değildir. 

İskender Pala, işbu yazının son cümlesinde şöyle diyor:

"Çünkü böyle bir şiir, tam da kıvamını bulmuş, hani eskilerin ifadesiyle “rânâ düşmüş” demektir ki lezzetinden dimağları mest eder, okuyucuyu kendinden geçirtir."

Bu cümlede "mest", "dimağ", "rânâ", "kıvam" "ifade" hattâ "lezzet" birilerine göre eskimeye yüz tutmuş kelimelerdir. Pala'yı bu nesir cümlesinde, bu tarz kelimeleri kullanmaya hangi aruz kalıbı itmiştir? 

Aruz şiirde kadîm kelime görünce derhâl aruzu suçlamak, bir peşin hüküm olmasın?

Bu kelimeleri Pala kullanır, çünkü bu kelimeler onun dünyasının, kültürünün kelimeleridir. Günlük gazete yazısına dahî yakışan bu kelimeler elbette şiire daha çok yakışır.

Dolayısıyla, aruz tercihinde bulunan şairler, geleneğiyle bağlarını koruyan, güçlü ve zengin bir lisana sahip olan kişilerdir. Bu sebeple eserlerinde daha zengin bir dil okumaya, anlamaya ve nihayet konuşmaya çağrı vardır.

Seyrî'nin Hilye'sine yayınevimiz adına yazdığım takdimde şöyle demiştim:

"Hem günümüz konuşma dilinin rahatlığında ve berraklığında; hem zengin Türkçemizin asâlet ve vakarına dâvet hâlinde bir eser..."

Yeter ki anlayarak, duyarak, bilerek, hissederek ve anlatarak, hissettirerek, tattırarak kullansın.

Zengin Türkçeden kaçındırmak değil, buna davet etmek yaraşır, hele de Dîvan şiirini sevdiren adam vasfıyla tanınan bir edebiyatçımıza...

(10 Aralık 2013) (İskender Pala'nın yazısı Zaman gazetesindeki köşesindeydi. Lâkin artık bağlantısı çalışmıyor.)

8 Aralık 2017 Cuma

DİPLOMA İCÂZET ŞAHADETNÂME

Diploma; ikiye katlı kâğıt demekmiş.

Mezun olunca diplomayı ikiye katlayıp, kapatıp bir daha ne kitap, ne defter açmamak mânâlarını çağrıştırdı.

Her geçen gün, her geçen sene ikiye katlanan bilgi, şuur, iz'ân ve tecrübe olmadıkça, ister ikiye katlansın, ister çerçeveletilip duvara asılsın, diplomanın faydası yok.

Faydası yok dediğim, kürsüye, mihraba, minbere, insana, talebeye faydası yok. Yoksa maaş, titr vs getirebilir.

Bizde icâzet vardı: İzin vermek. Hoca, talebesine bu dersi okutabilir diye izin verir. Okutabilmek, o izni o müsaadeyi sürdürmek için, kitabı, defteri katlamak değil, iki büklüm kitapların üzerine kapanmak var.

İcâzet, cevâzı, câizi, tecvîzi yani mânevî mes'ûliyeti ve takvâyı hatırlatıyor. "Bunu yapmaya, şunu söylemeye izinli miyim?" muhasebesi... Titr değil titreyiş...

Bir de şahâdetnâme var. Bir kâğıt sizin doktorluk edebilmek için tıp eğitimi aldığınıza şahitlik ediyor. Bu sebeple alabildiğine kıymetli, zor taklit edilir, fligranlı, hologramlı, ıslak imzalı vs. olmalı. Bu "zorluk" o vesikanın alınmasındaki zorluğu, sabrı, azmi anlatıyor olmalı.

Diplomada müessese ve marka, icâzette ise âlim ve şahsiyet öne çıkmakta... İçi dolup boşalan, değişen bir müessesenin şahâdeti mi, yoksa ismi ilminin, dirâyetinin, takvâsının şahidi bir âlimin şahâdeti mi?

3 Aralık 2017 Pazar

SÛRÎ AHLÂK


Azınlıklar sûrî bir ahlâka sarılırlar. Toplumda yahudilerin ticaretinin, alevîlerin insaniyetinin vs. sık sık övülmesi bundandır. Azınlık bulunduğu toplumda zayıftır. Gerçek yüzünü gösteremez. Alabildiğine masumiyet izhar eder. 


Maalesef fikrî dalâletlere düşmüş kişiler de böyle olabiliyor. 

Haseki'de okurken, muhterem Mehmet Savaş hocamız, Fazlurrahman'ın İstanbul ziyaretinden intibalar aktardı. Altını çizdiği nokta, tevâzu ve sadelik idi. 

Yaşar Nûri, gibi insanlar daha yazıp çizdikleri ve arz-ı endâm ettikleri neşriyat vasıtalarıyla dahî anlaşılıyorlardı. Kibirli, insanlara tepeden bakan, müslümanları kolayca aşağılayan bir tabiatları vardı. Ankara Ekolü de genellikle halka inememiş, tepeden bakıcı insanlar idi.

Fakat günümüzde müslüman gazetesinde yazan, televizyonda konuşurken karşısındaki sunucuyu ağlatan, Kur'ân'ı hayata yansıtmak, insanları şirkten kurtarmak vb. sûret-i haktan görünen sloganlara sahip vs. insanlar da var ki, aslında fikir ve inanç bakımından istikametli değiller.

Günümüzde de;

"Falan şahıs için "istikametli değil" diyorsunuz fakat çok iyi bir insan, çok samimî, çok iyi niyetli," tarzda müdafaalar oluyor.

Demem o ki, sûrî ahlâk, ikili münasebetlerdeki sıcaklık, konuşmadaki samimiyet vs. bizi yanıltmamalı. 

Şeyhoğlu demiş ki:

Güzel oldur kim ânın hüsnü gibi hulku ola
Yoksa çok sûret yazarlar kilisâ divârına!


"Ancak huyu da sûreti gibi güzel olana güzel denebilir.
Yoksa çok güzel resimler vardır kilise duvarında amma içi bâtıl ve muharref hurâfeler yatağıdır!.."

Öyle ya, Rahibe Teresa ne kadar iyi bir insandır değil mi? Ömrünü insanlara adamış... Lâkin inancı için öyle diyebilir miyiz? 

Mevcut papa, insanların ayaklarını yıkayan mütevâzı bir hizmet eri olarak biliniyor meselâ... İnancındaki şirk ve küfrü izale eder mi bu?

Etmez. Aynı şekilde, sünneti reddeden bir ilâhiyatçı, sahâbeye söven bir şiî, ahkâma tarihsel diyen bir yazar da, çok hayırsever, çok dokunaklı, çok iyilik canlısı bir insan olabilir. Fakat bu iyiliklerinin ne Hak katında değeri vardır, ne de ehl-i Hak katında...

28 Kasım 2017 Salı

ÖZÜNE ŞAŞI BAKAN


Her şaşı bakanı görür sanma sen, 
Yerinde sayanı yürür sanma sen.

Âlim öğüdünü, zarar zannetmek,
Gaflettir, izzet ve gurur sanma sen!..

İlk emir "Oku!"dur, ikinci: "Korkut"
Telkini pamukla verir sanma sen!..

Nasihat yoluna, korkuluk olma,
Âlimler korkundan erir sanma sen!..

Ailem gül açar, gölge etmesen,
Hakk’ın güneşiyle kurur sanma sen!..

Takvayla sultandı, mümtaz vâliden,
Ceketle pantolon sürür sanma sen!..

Gönle irfan nûru, edep ve hayâ,
Örtü bir avuç kıl bürür sanma sen!..

Yuvası, hanımın huzur sarayı,
Dışta köleliği sürur sanma sen!..

Seni kapısından kovan Avrupa,
Oğlunu kızını korur sanma sen!..

Seni başına tâc eden yürekler,
Yalpalarsan senle vurur sanma sen!..

Medine’de ara, Hak ihsanını,
Çürük Çin malı elverir sanma sen!..

Her kayıt omzunda, seninle gelir,
Dünü dünde kalır, durur sanma sen!..

Her tohum ukbâda ya zakkum ya gül,
Bu fânî dünyada çürür sanma sen!..

"Çin'de bile olsa"

Hadîs zayıf. Fakat sahih ise de kastedilen -ne kadar uzakta olursa olsun- demektir. Çin, bilâd-ı Arab'a en uzak memleket olduğu için uzaklığından kinâye söylenmiştir. (Bizim Fizan'a gitsen dememiz gibi) Ülke olarak Çin kastedilmediği gibi, gavur bir memleketten de, bozuk bir ortamdan da ilim öğrenebilirsiniz mânâsı zinhar maksud değildir.

https://sunnah.one/…

https://al-maktaba.org/book/21550/41

https://al-maktaba.org/book/9576/171

24 Kasım 2017 Cuma

İSLÂMÎ MEDYA?


Bugün Yenişafak gazetesini okurken iki haber dikkatimi çekti:

4. sayfada Vadeli Çekler Tarih Oluyor başlıklı haberde Deniz Factoring firmasının "hizmet"inin haberi yapılıyor. Faktoring'i çek kırmanın resmî olanı olanı olarak biliyoruz. Tamamen haram bir uygulama.

9. sayfada ise bir kültür-sanat haberi var: Sanat Kimliğimizi Yansıtmalı başlıklı. Modern sanatçı olduğu anlaşılan şahıs sergisinin adını üretkenliği, dişiliği, doğurganlığı ve bereketi simgeleyen Kibele'ye gönderme yaparak Bereket koymuş. Yukarıdakini bulamadım. Fakat bu haberin internet versiyonunun bağlantısı şöyle: http://www.yenisafak.com/hayat/sanat-kimligimizi-yansitmali-2842319

Kibele bir put...

Müslüman hassasiyetlerimiz tamamen köreldi mi?

24 Kasım 2017

17 Kasım 2017 Cuma

SAHÂBE ASRINDA «KUR'ÂN'DA VAR MI?..» SUALLERİ



4276 - عبد الرزاق عن معمر عن الزهري عن عبد الله بن أبي بكر بن عبد الرحمن عن أمية بن عبد الله أنه قال لابن عمر نجد صلاة الخوف وصلاة الحضر في القرآن ولا نجد صلاة المسافر فقال بن عمر بعث الله نبيه ونحن أجفى الناس فنصنع كما صنع رسول الله صلى الله عليه و سلم
Abdullah b. Ömer’e (r.a),

-Bizler Kur’an’da korku namazını ve mukim namazını görebiliyoruz ancak seferde namazın nasıl kılınacağını ise göremiyoruz, denildiğinde şöyle cevap verdi:

-Allah (c.c) onu bize peygamber olarak gönderdiğinde biz kaba, sert ve cahil idik. (Ne biliyorsak onun öğrettikleriyle biliyoruz) Rasulullah bir şey yaptığı zaman biz de onun aynısını yapardık (o yolculukta namazı kısaltırdı)

(Ebu Bekir, Abdurrezzak, el-Musannef, thk. Habibu’r-Rahman el-A’zami, el-Mektebü’l-İslami, Beyrut, 1403, nr.4276.)

İbn-i Ömer Hazretlerinin soruyu yadırgadığı ve böyle bir cevap verdiği anlaşılıyor.

(حديث مرفوع) نا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ ، نا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الأَنْصَارِيُّ ، نا صُرَدُ بْنُ أَبِي الْمَنَازِلِ ، قَالَ : سَمِعْتُ حَبِيبَ بْنَ أَبِي فَضَالَةَ الْمَالِكِيَّ قَالَ : لَمَّا بُنِيَ هَذَا الْمَسْجِدُ مَسْجِدُ الْجَامِعُ ، قَالَ : وَعِمْرَانُ بْنُ حُصَيْنٍ جَالِسٌ فَذَكَرُوا عِنْدَهُ الشَّفَاعَةَ ، فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الْقَوْمِ : يَا أَبَا نُجَيْدٍ إِنَّكُمْ لَتُحَدِّثُونَا بِأَحَادِيثَ مَا نَجْدُ لَهَا أَصْلا فِي الْقُرْآنِ ، قَالَ : فَغَضِبَ وَقَالَ لِلرَّجُلِ قَرَأْتَ الْقُرْآنَ ؟ قَالَ : نَعَمْ ، قَالَ : فَهَلْ وَجَدْتَ فِيهِ صَلاةَ الْمَغْرِبِ ثَلاثًا ، وَصَلاةَ الْعِشَاءِ أَرْبَعًا ، وَالْغَدَاةَ رَكْعَتَيْنِ ، وَالأُولَى أَرْبَعًا ، وَالْعَصْرَ أَرْبَعًا ؟ قَالَ : لا ، قَالَ : فَعَمَّنْ أَخَذْتُمْ هَذَا الْبَيَانَ ؟ أَلَسْتُمْ عَنَّا أَخَذْتُمُوهُ ؟ ! أَوَجَدْتُمْ : فِي كُلِّ أَرْبَعِينَ دِرْهَمًا دِرْهَمًا ، وَمِنْ كُلِّ كَذَا وَكَذَا شَاةً كَذَا شَاةً ، وَمِنْ كُلِّ كَذَا وَكَذَا بَعِيرًا كَذَا بَعِيرًا ، أَوَجَدْتُمْ هَذَا فِي الْقُرْآنِ ؟ قَالَ : لا ، قَالَ : فَعَمَّنْ أَخَذْتُمْ هَذَا ؟ أَخَذْنَا عَنْ وَأَخَذْتُمُوهُ عَنَّا ، وَهَلْ وَجَدْتُمْ فِي الْقُرْآنِ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ سورة الحج آية 29 وَجَدْتُمْ طُوفُوا سَبْعًا ، وَارْكَعُوا رَكْعَتَيْنِ خَلْفَ الْمَقَامِ ، أَوَجَدتُمْ هَذَا فِي الْقُرْآنِ ؟ عَمَّنْ أَخَذْتُمُوهُ ؟ أَلَسْتُمْ أَخَذْتُمُوهُ عَنَّا وأَخَذْنَاهُ عَنْ نَبِيِّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ؟ قَالَ : بَلَى ، قَالَ : وَجَدْتُمْ فِي الْقُرْآنِ لا جَلَبَ وَلا جَنَبَ وَلا جَنَبَ وَلا شِغَارَ فِي الإِسْلامِ أَوَجَدْتُمْ هَذَا فِي قَالَ : لا ، قَالَ عِمْرَانُ : فَإِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، يَقُولُ : " لا جَلَبَ وَلا جَنَبَ وَلا شِغَارَ فِي الإِسْلامِ " أَسَمِعْتُمُ اللَّهَ يَقُولُ لأَقْوَامٍ فِي كِتَابِهِ مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ سورة المدثر آية 42 - 43حَتَّى شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ سورة المدثر آية 48 قَالَ حَبِيبٌ : فَأَنَا
سَمِعْتُ عِمْرَانَ بْنَ حُصَيْنٍ ، يَقُولُ : " الشَّفَاعَةُ نَافِعَةٌ دُونَ مَا تَسْمَعُونَ " .

Sahâbî İmran bin Husayn (r.a.) oturuyordu yanında şefaat mevzuunu zikrettiler. Topluluktan bir adam şöyle dedi:

"Yâ Ebâ Nüceyd (İmran Hazretlerinin künyesi)! Kur'ân'da aslını bulmadığımız birtakım hadisleri anlatıyorsunuz!?"

İmran Hazretleri hiddetlendi ve adama şöyle dedi:

"Kur'ân'ı okudun (değil mi?)"

"Evet."

"Onda akşam namazının üç (rekât), yatsı namazının 4 (rekât), sabah namazının 2 (rekât), öğle namazının 4 (rekât), ikinci namazının 4 (rekât) olduğunu bulabildin mi?"

"Hayır."

"Bunların beyanını böyle olduğunu kimden aldınız?  Bizden (Efendimiz'i görmüş sahâbîlerden) almadınız mı? 

Kırk dirhemden, 1 dirhem (zekât verileceğini), şu kadar koyundan şu kadar koyun (zekât verileceğini) şu kadar deveden şu kadar deve verileceğini bulabildin mi Kur'ân'da?"

"Hayır"

"Bunu kimden aldınız? Biz (Allah Rasûlü'nden) aldık, siz de bizden aldınız. 

Kur'ân'da buluyorsun ki:

"Beyt-i Atîk'i (Kâbe'yi) tavaf etsinler." (el-Hacc, 29) Fakat "7 kere tavaf edin, Makam(-ı İbrahim)in arkasında 2 rekât namaz kılın." emirlerini Kur'ân'da bulabildin mi? 

Bunları kimden aldınız? Bizden almadınız mı? Biz de Allah'ın Peygamberinden -sallâllâhu aleyhi ve sellem- almadık mı?"

"Evet öyle"

"Kur'ân'da «İslâm'da celeb, ceneb ve şiğar yoktur.» diye bir hüküm buldun mu? (Şiğar, berdel denilen mehirsiz kabileler arası karşılıklı gelin almaktır. Celeb, zekât toplama, ceneb yarış ile alâkalı Allah Rasûlü'nün kaldırdığı bazı uygulamalardır)"

Adam;

"Hayır." dedi. İmran Hazretleri:

"Fakat ben Allah Rasûlü'nün böyle buyurduğunu işittim. 

(Şefaat mevzuuna gelince) Allah Teâlâ'nın birtakım topluluklar hakkında şöyle buyurduğunu işittiniz, değil mi?

«Onlar cennetler içindedir. Günahkârlara: Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik,  Yoksulu doyurmuyorduk, (Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk, Sonunda bize ölüm geldi çattı. Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.» (el-Müddessir, 42-48)"

Habib der ki:

İmran bin Husayn ra diyordu: "Bu (âyette) işittikleriniz dışında şefaat fayda vericidir." 

(Müsned-i Rûyânî, Beyhakî)

380 - وأما الحديث الثاني " ، فحدثناه أبو بكر محمد بن عبد الله بن عتاب العبدي ، ببغداد ، ثنا محمد بن خليفة العاقولي غندر ، ثنا مسلم بن إبراهيم ، ثنا عقبة بن خالد الشني ، ثنا الحسن ، قال : بينما عمران بن حصين يحدث ، عن سنة نبينا صلى الله عليه وسلم إذ قال له رجل : يا أبا نجيد ، حدثنا بالقرآن ، فقال له عمران : " أنت وأصحابك يقرءون القرآن ، أكنت محدثي عن الصلاة وما فيها وحدودها ؟ أكنت محدثي عن الزكاة في الذهب والإبل والبقر وأصناف المال ؟ ولكن قد شهدت وغبت أنت " ، ثم قال : " فرض علينا رسول الله صلى الله عليه وسلم في الزكاة كذا وكذا " وقال الرجل : أحييتني أحياك الله . قال الحسن : فما مات ذلك الرجل حتى صار من فقهاء المسلمين .
عقبة بن خالد الشني من ثقات البصريين وعبادهم ، وهو عزيز الحديث ، يجمع حديثه فلا يبلغ تمام العشرة ، وصلى الله على محمد وآله أجمعين .


İmrân bin Husayn -radıyallâhu anh- bir mecliste Peygamber Efendimiz’in sünnetinden bahsediyordu. Mecliste bulunanlardan biri ona künyesiyle hitap ederek şöyle dedi:

“–Ebû Nüceyd! Bize Kur’ân’dan bahset!”

İmrân Hazretleri ona şöyle cevap verdi:

“–Sen ve arkadaşların Kur’ân’ı okuyorsunuz. Bana namazdan, içindekilerden, sınırlarından bahsedebilir misin? Fakat sen yok iken ben (bunların açıklamalarına) şahit olmuştum!”

İmrân bin Husayn, sonra;

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize zekât hususunda şöyle şöyle farz kıldı.” diye anlatmaya devam etti. Bunun üzerine adam şöyle dedi:

“–Beni ihyâ ettin, Allah da seni ihyâ etsin!” (Hâkim, Müstedrek, I, 180-181)

15 Kasım 2017 Çarşamba

MEAL ARARKEN DİKKAT


İnternette âyet-i kerîme meali aradığınızda ilk gelen siteler, İskender Mihr adlı itikadı bozuk adama ait siteler...

Meallerin arasında reklâmlarla vs. bu imkânı kullanıyorlar.

http://www.kuranmeali.org/

http://www.kurantefsiri.com/

http://www.kuranindir.com/

Mevzulara hâkim olmadan Kur'ân araştıran birçok kişiyi yanlış ve bozuk düşüncelere sürükleyebilirler.

Diyanet (ve bu güce sahip diğer dînî eğitim vb müesseseler) bu konuda kendi Kur'ân portallarının ve benzerlerinin ilk sıralara yükselmesi için çalışmalar yapmalı.

Tavsiye edilebilecek kaynaklar:

http://kuran.diyanet.gov.tr/

http://www.hasenat.net/

(Edit: Bu siteler Diyanet İşleri Başkanlığının talebiyle engellendi.)

Sıkıntılı mealleri eleyen şu siteyi ise tavsiye ederim:

http://www.kuranvemeali.com/ 

13 Kasım 2017 Pazartesi

GÜNÜMÜZE DERSLER 

Günümüze ibretler var:

Şuarâ Sûresi:

Firavun şöyle dedi:

"--(Ey Musa) Seni biz küçük bir çocuk olarak alıp aramızda büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin." ﴾18﴿"(Böyle iken) sen o yaptığın işi yaptın (adam öldürdün). Sen nankörlerdensin." ﴾19﴿

Mûsâ şöyle dedi:

"--Ben onu, o vakit kendimi kaybetmiş bir halde iken (istemeyerek) yaptım." ﴾20﴿"Sizden korktuğum için de hemen aranızdan kaçtım. Derken, Rabbim bana hüküm ve hikmet bahşetti de beni peygamberlerden kıldı." ﴾21﴿
"Senin başıma kaktığın bu nimet (gerçekte) İsrailoğullarını köleleştirmen(in neticesi)dir." ﴾22﴿


O günün İsrailoğullarını bugünün mültecileri, Avrupa gettolarında yaşayan ve Işid'e malzeme olan tahsilsiz, perişan, başı bozuk nesiller olarak görün.

O günün Firavun'u bugünün Batı'sı... Besle kargayı oysun gözünü diye düşünüyor, içindeki sosyal politikalarını sömüren (!) ve nankörlük eden unsurların yaptıklarını görünce. Hâlbuki bu kendi yaptıklarının neticesi.

O günün köleleştirmesini, sömürgecilik, asimilasyon, entegrasyon, İslâmsızlaştırma yönündeki bütün faaliyetler olarak görün...

DERSLER
1. Zulüm, zâlime döner.

2. Müslümanlar da dalâlette (yukarıda Hz. Musa'nın kendimi kaybetmiş bir hâlde diye tercüme edilen kısmın orijinali dâllîn, dalâlette iken) olabilirler, fitne-fesâda karışabilir, karıştırılabilirler.

3. Hakk'ı temsil edenlerin geçmiş yanlışları, tebliğde bulunmak istediklerinde karşılarına çıkar. İslâm'a fatura edilir.

3. Cinayet çözüm değildir. Uzaklaştırıcı, yıkıcı, ara bozucudur. Firavun'un zalimliği onun sivil halkına zulmetmeyi meşru kılmaz. Hz. Musa; "Sen de binlerce bebek öldürmüştün. Ne yapalım!" demiyor.

4. Müslümanlar hataen yaptıklarından pişman olurlar, yanlışlarını yanlış olarak ilan etmekten imtinâ etmezler. (Bunun düşmanlarının zâlimâne politikalarının neticesi olduğunu bilip söyleseler de yanlış yanlıştır, hatayı savunmazlar.)

5. Bataklığı kurutmak için büyük plânda sosyal çözümler gerekir. Köleleştirilmiş toplumlar, herkes için tehlikedir. Hz. Musa Firavun kavmiyle kavmini silahlı mücadele ile değil, evleri mescid hâline getirip mânevî eğitim yaparak, sonra da hicret ettirerek Ken'an diyarına götürerek, yolda daha bir çok imtihanlarla terbiye etti. Ancak kendisinden sonra Yuşa devrinde arzu edilen bir toplum inşa edilebildi.

12 Kasım 2017 Pazar

DUYAR KASMAK


Son devirlerin argosunda "gider yapmak, atar yapmak" tarzında bir tabir daha var:

Duyar kasmak...

Samimiyetsiz şekilde duyarlı, hassas bir insan taklidi yapanların hâlini tasvir ediyor.

İsmini ifade ederek birçok tenkitlerde bulunduğumuz, ilâhiyatçı Mustafa Öztürk'ün sergilemeye çalıştığı hassasiyetleri ifade edelim de, duyar mı kasıyor yoksa gerçekten de bir iç muhasebe geçiriyor siz karar verin.

Daha evvel literatüre "tinerci tefsirci" gibi sıfatları kazandıran, bazı programlarda Caner Taslaman gibi muârızlarına kameralar önünde "ayar veren" Mustafa Öztürk, bir yazısında artık kimseyle didişmeyeceğim demişti.

Son Dr. İhsan Şenocak tartışmalarında da kendisini twitter'da mension ile mevzuya dâhil etmeye çalışan bir kişiye de "hocamız bu tür münakaşalara girmek istemiyor." kabîlinden bir cevap verdirdi.

Lâkin 11 Kasım 2017 Karar yazısında yine duramadı:

"Günümüz Türkiye’sinde kendilerini dinî alanda konuşmaya salahiyetli gören birçok kişi ve grup belli ki şeytan taşlamaktan tavaf etmeye vakit bulamıyorlar. Öyle ki bu zevat dinî-ahlâkî kemâlâtın kendilerince şeytan addedilen kişiler ve kurumları taşlamakla kaim olduğunu zannediyorlar. Bu yüzden de kendi işlerini avukata havale edip sürekli olarak başkalarının ne yapıp ettikleriyle ilgileniyorlar. Sözgelimi, profesör unvanlı birisi çıkıyor, İlahiyat ve Diyanet hakkında, “Bunlar akrep” diyor."
"Profesör unvanlı bir başka şahıs çıkıyor, dinî anlayış ve kavrayış tarzı kendi zihnindeki sahih din anlayışından farklı olan İlahiyatçılara “Misyoner İlahiyatçılar” gibi son derece çirkin bir yafta yapıştırdıktan sonra, olanca gıybet ve nemimeyi boca ediyor. Yine profesör unvanlı bir diğer şahıs çıkıyor, hem Diyanet’e aklı sıra nizam veriyor hem de Kur’an merkezli ilmî faaliyetleriyle tanınmış bir kurumu “Kur’an’ı yıkmak”la itham edip hedef gösteriyor."
Yazı boyunca bu tür ikazları gıybet ve nemîme göstererek, hassasiyet gösterisi yapıyor. 

Ee hoca sen de fikrine uymayana tinerci diyorsun? Dini daraltan fıkıhçı anlayışı diyorsun! Işidçi diyorsun. Bu blogda görüleceği üzere köylü nakşîler diyorsun. Gundi diyorsun. Yani bu kadar naif bir insanmış gibi yapman doğru mu? 

Yadırgatıcı iş yapan sensin. Buna rağmen senin ağzın kalabalık. Bak müslümanların Karar gazetesinde yazıyorsun. İlahiyatların göz bebeği Marmara'ya tayinini nasıl olduysa aldırmışsın. Sanki kuşatılmış, hiç konuşturulmayan, köşe bulamayan, işinden atılan bir adammış gibi davranma. Senin bu ülkede yazdıklarını yazan kişiyi, Mısır'da Ezher'den kovdular. Senin başına böyle şeyler gelmedi. Gelsin de demiyorum. Fakat bu şikâyet ne? Tenkit de mi acıtıyor?

Bu yazısını paylaşıldığı bir yerde yoruma şunları yazdım:

Batıla batıl, sapığa sapık demek nemîme ve gıybet değildir.

Aksine bugüne kadar isim vermemek, teşhir etmemek gibi yerleşik anlayışlar yüzünden birçok insan bu gibi batıl ve sapıklara müşteri olmuştur.

Kur'ân kursu talebesi soruyor: Annem hocalarıma sormamı istedi, ben x şahsın dinî videolarını seyrediyorum, vaziyeti nedir? Anlattıkları istikametli mi?
Ben de söylüyorum:

"O şahıs sünneti tamamen reddediyor. Yahut sünneti kendi indî değerlendirmesine göre eliyor. Bunu bilsin de ona göre dinleyecekse dinlesin!"

O kadıncağızın kendi kendine anlama şansı var mı? Elbette araştıracak. Buna tezkiye denir. Tezkiye hiçbir zaman gıybet sayılmaz. Kızını istemiş kişiyi araştırmak tecessüs değil, ona doğrularla cevap vermek gıybet değil de, dîne Rudi Paret kafasıyla bakan adamın bu durumunu ifade etmek mi gıybet?

Öztürk 4 akrep demiş. Ben de aradım. Ahmet Akgündüz imiş o cümleyi sarf eden. İşte Öztürk de bir kişinin nemime ve gıybetini yaptı o zaman.

Niçin 4 akrepten biri olarak kendisini gördü acaba? Asıl sual budur.

Misyoner kelimesinden niiçin rahatsız oluyorsun? Senin hoca bildiğin, kendilerinden istifade etmemizde ne beis var dediğin Schacht, Rudi Paret, Geiger gibi şahıslar misyoner değil de, oryantalist değil de ne?

Kusura bakma şeytan isen taşlanacaksın. Hem de her eûzüde...

Yine Facebook'ta şunu ekledim:

Tarihselciler Hazret-i Ömer'in bazı içtihadlarını istismar ederler.

O büyük halîfenin bir tatbikatı daha vardı:

Fitne çıkaranın kafasında kırbacını şaklatmak!..

Kusura bakma tarihselci...

Şeytan isen taşlanacaksın!..

Hem de her eûzüde...

11 Kasım 2017 Cumartesi

ŞİİR DERİNLİK İSTER AMA


Fuzûlî;

"Kalem olsun eli, ol kâtib-i bed-tahrîrin!"

diye feveran ediyordu. Dikkatsiz kâtipler, ayarsız müstensihler, fahiş hatalara imza atıyor, gerçeğe galat katıştırıyorlardı.

Ben de bu devirden;

"Âkıl âlim bu belâdan sakınır,
İntihal sırrını, söyler scanner..."

diyorum.

Bakıyorum, bazı tezlerde;

rın nın mın gibi, bu aptal cihazın (aslında OCR programının) kolay kolay ayırt edemediği harfler birbirine girmiş... Bazı ü ler ii olmuş, bazı l ler, 1 olmuş... Böylece anlıyorum ki, hazır bazı malzemelerden tarayıcı vasıtasıyla yararlanılmış, okumak ihtiyacı duyulmadan teze dercedilmiş...

Tez, internet sitesi, kitap... tamam da bir edebiyat dergisinde, bir şiirde böyle bir şeyle karşılaşmak beni dumura uğrattı...

Akif'le muasır, üslubuyla da, arûzuyla da onu andıran bir Azerî şairi.. Üstelik derginin kapak konusu... Fakat şiirleri, hain scanner ile taranmış.. Adam;

"Ne çare!" demiş,

Tarayıcı;

"Ne çarel" anlamış...

"Sırıtıp" demiş,

"Sıntıp" anlamış...

Hele;

"nazlı" demiş;

"nazil" anlamış...

Bir sonraki mısranın ilk kelimesini almış, bir üstteki mısranın sonuna koymuş... i ler l... l ler i...

Lütfen "kardeş"ler...

Tez filan neyse de (!) şiiri taramayın, yazın... 

Anlaya anlaya... 

Duya duya... 

Şiir derinlik ister, fakat DPI cinsinden değil...

(9 Aralık 2012)

30 Ekim 2017 Pazartesi

MECİD MECİDÎ'NİN HZ. MUHAMMED (SAS) FİLMİ ÜZERİNE


1.
Batı (insan tasvirli) resimde de heykelde de tiyatroda da ve elbette sinemada da bizden öndedir. Bunun bir sebebi de dinimizde tasvirin taklidin netameli görülmüş olmasıdır. Bu sahalarda geri kalmışlığımıza dövünmemiz tam bir komplekstir.
2.
Müslümanların bu tarz işlere tepkilerini hafife almamak lazım. Bu kapıyı dinimiz kapadı. Bugün birileri iftiralarla dolu bir Peygamber filmi çek(e)miyorlarsa, bu biraz da bu tepkinin neticesi... Seyretmeyin diyen kişi kendince bir nehy-i ani'l-münker yapıyor. Uyarsın veya uymazsın. Ama nehyi nehy etmemek de lâzım.
3.
Tâ Abdülhamid zamanında Fransa'da Muhammed tiyatroları oynamak isteniyor, tepkiler gösteriliyor. Engelleniyor.
Mecîdî hususunda da en azından izleyeceklere bu işin bir tarafgir bakış açısı mahsulü olduğu iyice belletilmiş oldu. Sonra bu bir üçleme imiş. Yetişkinliğini nasıl gösterecek? Sonunda bir halîfe bıraktıracak mı? İfk, Gadir Hum gibi meseleleri nasıl ele alacak? Belki müslümanların tepkisi bunlarda Mecidi'ye ayağını denk aldıracak.
Hıristiyan din adamlarının bütün perişan halimize rağmen bu korumacılığımıza hırsla haset ettiğine eminim. Çünkü batıda bu iş bitti.
4.
Last Prophet diye Hollywood mahsulü bir çizgifilm var. Girişinde bu eserde Ezher âlimlerinin görüşleri dikkate alınmıştır diye ibare var. Efendimiz'i resmetmiyor. Fakat neticede o da bir senaryo içeriyor ve Efendimiz'i sadece bir sosyal devrimci gibi gösteriyor. (Mecîdî'de ise mistik, bol mucizeli ışıltılı bir takdis hâkim imiş) Yine de zararlı sayılmaz. Faydalı bile denilebilir. Keşke Mecîdî de animasyon yapabilseydi. Yapımlar çoğaldıkça, tenkitlerde dikkat çekilen aynîleştirme problemi ortadan kalkar.
5.
Mecîdî'nin filminde, Şiîlik yüzünden Hâşim oğulları biraz abartılıyormuş anladığım kadarıyla. Hâlbuki bu çizgifilmde benim bile yadırgayacağım kadar, müptezel, pejmürde bir Ebû Leheb portresi çizilmişti. Kur'ân'ın ismini vererek tel'in ettiği bir kâfirin Hâşim oğullarından olması, şia için ne kadar acı!..
6.
En mühim ikaz şu olmalı: Efendimiz'in hayatı okunmalı... Sahih hadislerden, kitaplardan ve O'nun sünnetini yaşayan temiz nâsıyelerden, pâk sîretlerden...
Filmle olmaz bu iş. Çünkü o bir senaryodur. Çağrı'yı seyreden bütün zaferleri Hz. Hamza kazandırdı zanneder. Abartılı bir Hz. Hamza profili senaryonun neticesi olmuştur. Hz. Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali'yi göstermeyeyim derken, onları silikleştirir. Gösterse basitleştirir. Film neticede bu tehlikeleri barındırıyor. Belki yüz hatlarını abartmayan animasyonlar daha müessir olabilirdi.

29 Ekim 2017 Pazar

İHSAN ŞENOCAK'A GÖSTERİLEN DESTEĞİ ÇEKEMEYEN HOCALARA



• Hasedin onda dokuzu hocalara verilmiş de, tekrar müracaat etmişler, o onda bir niye bize verilmiyor diye haset etmişler.

• Herhalde hasedin en çirkini, zora düşmüş bir insana gösterilen muhabbet ve desteğe duyulan hasettir.

• Bu ülkede bir topçu kadrodan çıkarılsa infial olur. Bir gâvur sporcunun sözleşmesi yenilenmez mesele olur. Kimse de bu tepkiye bir şey demez. Gayretli, talebe yetiştiren ve hakikatleri dile getiren bir İslâm âlimi vazifeden alınacak ama müslümanlar yüce devletümüzün bir bildüğü vardur, diyecek. İstenen buymuş.

• Devlet dediğiniz şey insandır: Müfettişlik, savcılık vs. makamlarda da o kutsanmasın dediğiniz insanlar oturur. O makamlar da insanlar ile kaimdir. Bu ülkede adlî hata, adlî kumpas, sızma ve delil üretme gibi âdîlikler vakâ-yı âdiyeden olmuş ise, insanlar da devlet denen yapıya hürmet duysalar da onun adına iş görenlere protestolarını duyurmak isterler. Nitekim Kadir Topbaş'ın damadının salıverilmesi meselesinde de halk o infiali göstermişti.

***
Geçen Kadir Mısıroğlu'na fuarda etrafındakilere yaptığı bir yorum üzerine dava açılmıştı. Dün de Mustafa Armağan'a hapis cezası verildi. İhsan Şenocak'ın açığa alınmasına laik kesimden büyük sevinç var.

Lâik ulusalcı kesim, 15 Temmuz sonrası toparlandı yorumları yapılıyor. (Hafızamızı tazeleyelim daha 9 sene önce Ak partiye irtica odağı diye kapatma davası açılmış bir ülkede yaşıyoruz.)

İhsan Şenocak meselesinde garip garip yorumlar yapan ilahiyatçı ve diyanet mensubu arkadaşlarımız, acaba işin bu tarafını düşündüler mi? (1 Kasım 2017)

***

Bu yazıya sebep olan, düşündüğümün tam tersi tarzda bir düşünce:

http://www.bunyaminerul.com/turkiyede-diyanet-ve.../

Bünyamin Erul hangi birliktelikten bahsediyor anlamadım: tarihselci ilahiyatçı evrenselci ilahiyatçıya tinerci diyor, o öbürüne sapık diyor, selefisi, modernisti, fideisti, tradisyonalisti, felsefî mistiği hepsi var. asıl bölünüp parçalanma her şahsın kendi Kuran ve din algısını oluşturması ile başladı.

Kader inancı, sünnet, İmsak, kurban, hac, namaz vakitleri vs hususlarda ilahiyat temelli ciddi ayrışma var. Bu diyanete de bulaştı bulaşacak. Çünkü toplumda ne varsa oraya yansıyor.

İlahiyatlarda bütün hocaların aynı kefeye konması doğru değil. Elbette nicesi sahih İslâm çizgisi üzerinde fakat onların da Bünyamin Beyin zannettiği gibi toplum üzerinde bir tesiri yok. O binlerce hoca bu öne çıkan ilahiyatçıları bastıramıyor, susturamıyor. Doktora Doçentlik jürisinde sıkıntı olabilir. vs. endişeler de var. Cevap vermek İhsan Şenocak Kadir Mısıroğlu gibi hariçteki kişilere düşüyor. O zaman da onlara kızılıyor. Tarikat vs. diye taş atılıyor.

Ayrıca şöhretleri olmasa da görüş ayrılıkları bütün hocalara yansıyor. Sempozyumlar ve yayınlarda net olarak görünüyor bu kamplar.

***
Diyânette murakıp olarak çalıştım...

Bir gün müftü beyle bir camiye yatsı namazına gittik. Hoca âmenerrasûlü'yü okumadı. Cami odasına geçtik. Müftü;

"-Niye mihrâbiyeyi okumadınız?" deyince,

"-Yani şart mıdır? Aslı var mı o uygulamanın?." demişti. Enteresan idi.

Bugünün Kur'ancı, tarihselci, selefî vs. görüşlerde yetişen birçok ilahiyatçı diyanette de vazife alıyor tabiî olarak. Fakat kerhen de olsa geleneğe uyuyorlar. Firâset ve siyaset-i şer'iyyenin de gereği budur.

Fakat yarın Diyanet yukarıdan modernizme göz kırparsa, hâtıramdaki gibi şeyler yaşanabilir:

-Hoca nerede cübben sarığın? Mihraba öyle geçilir mi?
-Peygamber bugün gelse takım elbise giyerdi kardişim!

Kafile başkanına;
-Hocam şeytan taşlamaya gitmiyor muyuz?
-Kur'ânda geçmiyor, nereden çıkarıyorsunuz böyle şeyleri! Biz Kur'ân'daki haccı eda ediyoruz! İndirilmiş hac bu.

-Hocam bu ramazanda mukabele yok mu?
-Mânâsını anlamadan Kur'ân okunmaz. Size meal okuyacağım bu ramazanda.

-Müezzin efendi nereye? Tesbihat yapmadık.
-Aslı yok kardeşim öyle şeylerin, herkes kendi çeksin. Parmaklarıyla ha.

-Sayın müftüm, acaba hanım sekreter çalıştırmak caiz mi?
-Kızım bize iki çay!..

28 Ekim 2017 Cumartesi


FELEĞİN RENGİ


Pek rengine aldanma felek eski felektir,
Zîrâ feleğin meşreb-i nâ-sâzı dönektir. ... Ziyâ Paşa

Mektepli edebiyatçı bir arkadaşla, bu beyit üzerine münakaşa ettik. 

Ben alaylı edebiyatçı olarak; burada "reng"in hile demek olduğunu, "felek"in de bildiğimiz felek, yani çarh, talih, baht mânâsında olduğunu söyledim. Feleğin dönmesi de klâsik mânâda âlemin deveranıdır.

Mektepli edebiyatçı; felek dünya demektir. Renk de hakikî mânâsına yakın olarak şekil, sûret demektir, dedi. Feleğin dönmesi de ona göre bildiğimiz Arz'ın dönmesi idi. 

Kendimize delil arayışına girdik: 


Kubbealtı, Renk maddesi arkadaşın işine yaradı: Renk kelimesinin şekil, sûret mânâsına bizzat bu beyti misal vermişti lügat. 

İnternette bazı sitelerde de beyit, dünyanın dönüşü diye sadeleştirilmişti. 

Ben de Lügat-i Cûdî'ye müracaat ettim:

Rengin 3. mânâsı olarak; Hile diyor ve "Pek rengine aldanma felek eski felektir" mısraını şahid getiriyordu. 



Cûdî Efendi; felek kelimesine dünya diye bir karşılık vermemesiyle de beni destekliyordu! 


Türk edebiyatından seçme parçalar kitabında Cevdet Kudret de rengine (hiylesine) diye açıklamıştı!.. Google Books sağ olsun!..

Bizim arkadaş her ne kadar Ziya Paşa'nın;

Bir fâilin meâsiridir cümle hâdisat 
Ne iktizâ-yı çarh, ne hükm-i zamânedir

diyerek, felek'i çarh mânâsında kullanmış olamayacağını iddia etse de; ben İskender Pala'nın;

"Tarihimiz, her devirde olduğundan daha ziyade XIX. asırda feleğin sillesini
yemiş, birdenbire bir çehre değişikliği ile aslını inkâra yönelmiştir.
Tanzimat'ın ünlü siması Ziya Paşa şikayetini dile getirirken:

Pek rengine aldanma felek eski felektir 
Zira feleğin meşreb-i nâsâzı dönektir

diyor. Ne hazin tecellî!.." iktibasını kendime delil göstermeye devam ediyordum. 

Arkadaş ise, beytin başındaki "Pek" kelimesini kendisine delil gösteriyor. Hile mânâsında olsa, "Hiç" demeliydi diyor. Haklı. Bir sonraki beyitte de Ziya Paşa şöyle diyor: 

Yâ bister-i kemhâda, yâ vîrânede cân ver, 
Çün bây ü gedâ hâke berâber girecekdir. 

"İster ipekle döşenmiş yatakta, ister harap bir evde can ver, Çünkü zenginlerle fakirler toprağa aynı şekilde girecektir."

Bu da "feleğin rengi" ile dünyalık kastettiğine işaret edebilir.

Bizim tartışma ortada kaldı. Ben renk kelimesinin burada hileyi tedâî ettirse de sûret mânâsında olabileceğine biraz mail oldum. O da felek'in dünya mânâsında olsa da kaderî mânâda yani devran mânâsında olduğunu kabul etti. 

Çünkü ben edebiyatımızdaki dönek felek mazmununun, dünyanın dönmesi olamayacağını savunuyordum. Zira dönen dünya tasavvuru, bu mazmuna göre oldukça yeni idi.

İskender Pala'nın Müstesnâ Güzeller eserinden aktaralım:

Her felek, çevrelediği ve çevrelendiği feleğin aksi istikametinde dönerken Atlas feleği, diğerlerini de
kendi istikametinde dönmeye zorlar. İşte kendi devri hilafına dönmeye zorlanan bu sekiz felek, dünyanın ve kâinatın, dolayısıyla insan talih ve kaderlerinin onma ve bozulmasında tesirli olur, burçların özelliklerini ortaya çıkarır. Halk arasında felekten şikayet etmenin temel dayanak noktası da bu uydurma felsefedir. Dilimize yerleşmiş olan "kahpe felek, dönek felek (çünkü tersine döner ve dönüşünde devamlılık vardır), kambur felek (Kat kat yuvarlak tabakalar olması dolayısıyla sırtı değirmidir)" tabirleri hep bu inanç sebebiyledir.
Dolayısıyla, Galile'nin mahkemede reddetmek zorunda kaldığı fizikî mânâda dünyanın dönmesi, gece ve gündüzü oluşturması vs. bunlar henüz edebiyatımızda mazmun olmuş şeyler değildir. 

Ahmet Kabaklı da Türk Edebiyatı'nda Ziya Paşa'nın bu beytini Divan Edebiyatının bir devamı olarak misal vermektedir:


Bu tatlı hatırayı, fikrimi destekleyen beyitlerle bitireyim:

(İktibaslar Ahmet Özalp'in Bilgelikler Dîvânından)

Âsiyâb-ı feleğin gerdişine girmeyegör
Gösterir döne döne âdeme bin tane belâ...  Atâ (Tayyarzâde)

Felek değirmeninin çarkına girmeyegör,
Gösterir döne döne insana bin "tane" bela. 

Tâ vakti gelmeyince umûr eylemez zuhûr
Devr eyler âsiyâb-ı felek nevbet üstüne (Nâbî)

Zamanı gelmedikçe, işler gerçekleşmez,
Döner feleğin değirmeni nöbet üstüne.

Hemân kendin sanır mihnette herkes i’tikâdınca
Felek derler buna bir kimsenin dönmez murâdınca (Lâ edrî)

Yalnız kendini sıkıntıda sanır herkes,
Felek derler buna, hiç kimsenin dönmez isteğince.

Sunar bir câm-ı memlû bin tehî peymâneden sonra
Döner vefk-i merâm üzre felek ammâ neden sonra (Mezâkî-i Mevlevî)

Sunar bir dolu kadeh, bin boş bardaktan sonra,
Döner isteğe uygun olarak felek ama neden sonra.


En güzelini Sünbülzâde Vehbî söylemiş:

Bî-hûde niçin şekvâ edersin ki felekten
Sen gibi o ser-geşte de mahkûm-ı kazâdır

"Boşu boşuna niçin şikâyet edersin ki felekten,
Senin gibi o şaşkın da bir kader mahkûmudur."

CUMHURİYET ÇEŞMESİ





Cibali'de bu çeşme... Cibali, Fener ile Unkapanı arası Haliç sahili bir yer.

1341, 1925 demek. Henüz Cumhur'un bin yıllık harfleri ile Cumhuriyet Çeşmesi yazılabiliyor.

Bayram ilân etmek, büyük bir lokma...
Kasd-ı mahsus ile "şenlik" der ve dedirirlerdi eskiler...

Cumhuriyet ilanı, Meşrutiyet İlanı, Islahat ve Tanzimat Fermanı gibi bir tarih olarak, arşive kalkacaktır.

Bu ülkenin, bu idarenin bir miladı olacaksa, 23 Nisan 1920 Cuma olacaktır.

Ki Cuma beşer atıyyesi değil, Hudâ ikramı bir bayramdır.

23 Ekim 2017 Pazartesi

KİMİN SOKTUĞU ÖNEMLİ Mİ...


Mustafa Öztürk, Sokma akıl yedi adım gider diye girmiş yine bir tarîkate intisab edenlere vs. çatmış.

Fakir de şöyle bir yorum yazdım:

"Schahct, Paret gibilerin soktuğu akılla idare edenler kaç adım gidiyor?"

Öyle ya, sen ister beğen ister beğenme yerli, müslüman, bizden bir zâta intisap etmiş adama, sokma akılla gidiyorsun diyeceksin. Sen Rudi Paret olmasaydı, Schacht olmasaydı, Tarihselci olabilir miydin? İşte onların soktuğu akılla yürüyorsun. Kaç adım gider bu yürüyüş? En fazla mezar taşına toslayıncaya kadar!..

http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/sokma-akil-yedi-adim-gider-5243

Aynı yazıda ateizm övgüsü ve fıkıh sövgüsü de var. Standart!..




22 Ekim 2017 Pazar

TESPİTTEN TEŞVİKE PSİKOLOJİ


“Bağımlılığın tedavisi yoktur veya çok zordur.”

“Babaları ilgisiz olan kız çocukları erken yaşta flört edebilmektedir.”

Son günlerde umuma yayın yapan yayın organlarında duyduğum iki cümle...

Psikoloji ilmiyle meşgul kişiler, söyledikleri ne kadar ilmî, akademik, doğru olursa olsun, sözlerinin dinleyen kişi tarafından nasıl değerlendirileceğini düşünmeliler.

Bir komedi filminde izlemiştim. Adam yanlışlıkla zehirli bir yiyecek yediğini düşünmektedir. Yanında zehirin yan tesirlerini okumaya başlarlar. Kusma, baş dönmesi, gözlerin kararması... Maddeler okundukça komedyen hasta, aynen o yan tesirleri gösterir. Kusar, başı döner devrilir, gözleri görmez olur vs. Aslında zehiri içmemiştir.

İnsan psikolojisi böyle. Sebebini ister ayna nöronları ile izah edin, ister in’ikâs ve insibâğ ile... Yanınızda kaşıntıdan bahsetseler, kaşınırsınız. (Ömer Seyfettin’in de kiraz çekirdeği yutunca apandisiti patlayacağını zanneden bir adama dair hikâyesi de bu psikolojiyi anlatır.)

Cenâb-ı Hak, kötülüğün cehrî bir şekilde tasvirini sevmediğini ifade ederken de herhâlde buna da işaret buyuruyor. Reklâmın iyisi kötüsü yok. Nefsimiz pusuda bir mazeret bekliyor.

Psikoloji ile meşgul kişiler, genel kitleye seslenirken, çok daha fazla dikkatli olmalılar.

Yukarıdaki cümlelere benzer birçok psikolojik ters okunabilen teşhis var.

Açıkçası bunlardan bir kısmı gerçek de değil. Bir tarihte dergiye bir makale göndermişlerdi.

“Ergenlik çağında çocuk Allâh’ı sorgulayabilir.” yazıyordu. Yazan kişiye sordum: 

“Sen sorguladın mı?” 

“Hayır” dedi. 

Kaç kişiye sordun da bu kanaate ulaştın? Vesveseli birkaç zihnin yaşamış olabileceği bir hususu niye genelleyelim? Sonra batılı kaynaklarda bu yazıyorsa çok normal, çünkü teslisi akıl, her yaşta sorgular.

Bağımlılık tedavi edilemez diyen kişi, Tevbe diye bir şeye inanmıyor mu? Câhiliyyenin fazîletler medeniyetine dönüştüğünü unutmuş olmuyor mu? Bişr-i Hafîleri göz ardı etmiş olmuyor mu?

Psikoloji ile maksat eğitimse, eğitim aldanmaktır. Yüz kişiden doksan dokuzu tevbesini bozsa, sen bir kişiye inanacak ve onun reklâmını ilân edeceksin. Bağımlılıktan kurtulmak bal gibi mümkün demelisin. Bu dergâh ümitsizlik kapısı mı?

Akademik üslubun da hataları var. “Bağımlılık tedavi edilemez.” diyen kişi, akademik bir tarife göre bağımlıyı kastediyor. Hâlbuki bu kelime günlük dile düşmüş. Anneler, azıcık düşkün diye; 

"Bizim oğlan bilgisayar bağımlısı oldu." deyip geçebiliyor. O hâlde böyle kavramları kullanırken de dikkat etmek gerekir.

Bir de üslûp olarak, bu ters çıkarımların önünü almak gerekir. Meselâ, yanlış ilişkilere giren kız çocuklarının istisnâ olduğunu belirtmek gerekir. Bunu nefse bahane ettikleri ifade edilmelidir. Hiçbir gerekçenin, Allâh’ın emirlerini çiğnemeye müsaade etmediğini vurgulamak gerekir. Psikolog âdeta yanlışa mazeret sunuyor gibi ifadeler kullanmamalıdır. Maksat elbette bu değil. Babaları ilgisizlikten sakındırmaya çalışıyor fakat o yazıyı babasının ilgisiz olduğunu düşünen ve kanları kaynayan kızlar da okuyor, veya o yayını dinliyor. O hâlde onlara hitap eden paragrafları da serpiştirmeli...

Bunları söylerken bilgi saklanmalı, gizlenmeli de demiyoruz. Fakat teşhis ve tespitlerin, teşvik ve tasdik olmamasına dikkat etmeye mecburuz. Bugün çocuklar, ergenlikten yıllar önce ergenlikteki ruh hâllerinde nasıl olacaklarının modelini, çizgifilmlerden, filmlerden, dizilerden öğreniyorlar. Eşler, babalar, çalışanlar, patronlar... Rollerini öğreniyor ve uyguluyor. Çocukluğunda tacize uğradıysan seri katil olman mazurdur meselâ. Bu modellemeleri de psikoloji ilminin suiistimaline borçluyuz.

Bir de şiir:

Dert aynıdır ammâ yeni târifler var
Eşşeklere merkep diye taltifler var
Bilhassa bu çarpıtma çocuk terbiyesinde;
Artık yaramaz yok, hiperaktifler var...

(Bizzat psikologlar, her çocuğa hiperaktif teşhisi konması veya kondurulmasından rahatsız)

Psikolojik tarafı baskın olan tasavvuf ve kelâm ilimlerinde debenzer sakındırmalar mevcuttur. Bazı «ehlullah»ın bizim eserlerimizi ehli olmayan okumasın demesi, yahut kelâm ilmini avamdan sakındırıcı ifadelergibi... Bunun sebebini merak edenlere şu misal kâfîdir:

Hoca, vaaz kürsüsünde tenzih meselesini ele alıyormuş:

“Allah, mekândan münezzehtir, zamandan münezzehtir, bir yerde mekân tutmaz vs.”

Hacı amca yanındakine fısıldamış: “Yok diyecek de kıvırıyor!”

Fıkıhtan da bir misal:

Yıllar önce, dîni meselelerden anlamayan bir arkadaş;

“Akşam tgrt’de duydum. “Borcu olan namaz kılmıyormuş” dedi.
İzah etmem bir hayli zaman almıştı:

“Kazâ borcu olan, sünnet namaz kılmaz.” şeklindeki Şâfiî görüşünde ısrar ediyor onlar diye...

Fıkıh ile ilgili çok daha net bir misal var fakat yazının ana fikrine aykırı bir teşvikte bulunmamak için yazmıyorum :)

(23 Ekim 2013)

17 Ekim 2017 Salı

BOZUK OSMANLICACILIK


İslâm harflerinden Latin harflerine geçiş bir vicdan yarası.

Bu yaranın sancısını duyan milletimiz öteden beri Osmanlıca adı altında eskimez yazımızı öğrenme gayretinde oldu. Kurslar düzenledi. Kitaplar çıkardı. Bu yolda neşriyat mânilerini de delerek günümüzde Osmanlıca dergiler neşrediliyor.

Dün bu yönde bir teşebbüsü gördüm.

Fakat Osmanlıcanın kendine mahsus özelliklerinin çoğunlukla kullanılmadığını gördüm. Altta bunun savunması da vardı: Güncel imlâyı tercih ettik deniliyordu. Fakat bu noktada da tutarlı değildi.

Çünkü Arabî, Farisî asıllı kelimeleri güncel imlâ diyerek okunduğu gibi yazarsanız, İslâm harflerini kullanmanın hiçbir esprisi kalmaz. Günümüzde Türkistan bölgesinde de böyle alfabeler kullanılıyor. Aslî kelimelerin yazılışını bozan bir eski yazının kime ne faydası olacak üzerinde düşünülmelidir.

Daha acı bir tehlike daha var:

Ortada Osmanlıca dediğimiz asırlar sonunda kemaline ulaşmış bir yazı var.

Bir de latinize alfabe ile seksen senedir kullandığımız yazı var.

Buna güncel yazım ve imlâya göre arabî harflerle Türkçe diye bir üçüncüsünü eklemek kafaları karıştırmaktan başka fayda getirmez. Bu şekilde yazıp okuyan kişi, gerçek Osmanlıcayı yine tam anlamıyla okuyamaz. Gerçeğiyle karşılaştığında yadırgar. “Gerçek Osmanlıca yazmamanın sebebi; zorluğu, bizim boyumuzu aşması” denilirse, harf devrimini yapanlarla ağız birliğine düşülmüş olunur. “Gördünüz mü işte sizin gibi entelektüel yazar insanların bile boyunu aşan bu güçlük sebebiyle harf devrimi yapmıştık.” deseler ne diyeceksiniz?

Latin harflerine geçenlerin en büyük savunması, okunduğu gibi yazılan basit bir alfabe ortaya koymaktı. Bu kolaylığı Arap harfleriyle yapmak İslâm harflerine hürmet edip, İslâm kelimelerine saygısızlık etmek olur. Bu inceliği anlamak için lütfen biraz tefekkür edin. Hizmet kelimesini: هزمت şeklinde yazarsanız, Arap harfiyle Türkçe telaffuzunuzu korursunuz, fakat o kelimenin, aslî şekli olan خدمتten vazgeçmiş olursunuz. Onun hâdim, hademe, müstahdem, hâdimü’l-harameyn, mahdum, istihdam, huddam gibi birçok Türkçemizde, tarihimizde yer etmiş kardeşleriyle bağını koparmış olursunuz. Osmanlıcanın zorluğu buradaydı. Telâffuzu değil asliyyeti esas alıyordu. Çünkü, Türk, Fars, Urdu, Arap hepsi bu kelimeleri belirli telâffuz ve mânâ nüanslarıyla ortak olarak kullanıyordu ve aynı şekilde yazmalarının birçok avantajı vardı. Tek zararı okuyup yazacaklara bunu öğretme güçlüğü idi. Fakat içinde büyük bir kolaylık barındıran bu güçlük, bizi, dilimizi, Kur’ân’ın ve İslâm ilimlerinin havzasında tutmuş oluyordu. Harf devriminde, devrilmek istenen işte bu bağ idi.

Osmanlıca imlânın telâffuzu esas almaması sadece arabî, fârisî asıllı kelimelerin yazılışını ilgilendirmez, Türkçe yazımda da bu esas hâkimdir. Bu ise aslında büyük bir kolaylık getirir. Meselâ, Latinize Türk alfabesinde –dır, tır, dir, tir şeklinde sesli harfi incelip kalınlaşan, sessiz harfi de sertleşip yumuşayan bu sebeple de dört farklı şekilde yazılan ek, Osmanlıcada در şeklinde yazılır. Sertleşme ve incelme okuyana bırakılır.

دفتردر defterdir
يازيدر yazıdır
كتابدر kitaptır
مرجكدر mercektir.

Osmanlıcasında ek hep aynı kalırken, latin alfabede dört şekle giriyor. Ler-lar eki, cı, dı, mış, gibi ekler de hep değişmeyen klişeler ile yazıldığı için aslında Türkçe gibi çok “sesli” bir dilde yazım kolaylığı getirir.

Bu kolayca öğretilebilecek, kolayca aşina olunabilecek bir şeydir. İncelediğim çalışma tamamen dikkatsizce yazılmıştı. Meselâ ince yumuşak ğ gayın harfi ile gösterilmiş. Bunun telâffuzu esas almak ile de ilgisi yok. Hele ifsadı ايفساد şeklinde yazmak hakikaten ifsad olmuş.

Farz değil de fazilet cinsinden işlerde titizlik göstermek gerekir. Susuzluktan ölmek üzere olan birine su veriyorsanız, elinize geçirdiğiniz ilk kaba doldurur eline tutuşturursunuz. Fakat misafire çay ikram edeceğiniz bardakta su lekesi dahî bırakmak istemezsiniz.

Aslî harflerimiz seksen senedir öksüz ise, biraz titizlik göstermemizi de bekleyebilir.

Madem Osmanlıcaya hizmet gibi, fazilet cinsinden bir iş yapacağız, onu titizlikle yapmalıyız. Çünkü madem gaye, aramızda bağın koptuğu külliyata insanımızı ulaştırmaktır, onu temiz düzgün yapalım.

Haddimizi bildiğimiz gibi “hadd”in yanak mânâsına gelirse خد, had, sınır mânâsında ise حد şeklinde yazılması gerektiğini de bilmeliyiz. Bilmek istemiyorsak, elimize yüzümüze bulaştırmak yerine elimizi bu işe bulaştırmamalıyız. Çünkü farz değil, fazilettir. Karşısında bulunduğumuz Osmanlının ihtişamı bu titizliği yahut had bilmeyi gerektiriyor çünkü…

4 Ekim 2017 Çarşamba

SUBLİMİNAL İKAZLARININ SUBLİMİNAL MESAJI


Kırmızı tavşanı aklına getirmezsen sana bir şey diyeceğim demiş. Adam da hiç aklımda kırmızı tavşan falan yoktu ama şimdi hiç aklımdan çıkmıyor demiş.

Bazı subliminal mesaj vb. ikazlar buna benziyor.

Akıllara karpuz kabuğu düşürmek, ikaz etmek değildir.

Asırlar önce inşa edilmiş camide İslâmî sanat an'anesinde mühim bir yeri olan ve ancak son iki asırda siyonizmin remzi ve İsrail'in bayrağı hâline gelmiş olan Süleyman mührü veya Davud yıldızı süsü görüyor. 

"Buraya siyonistler sızmış." diyor. 

"Siyonizm ne zaman kuruldu?" diyorum, retorik bir dille; 

"Dört bin sene evvel!" diyor.

Strateji bazen korkutmak üzeredir. Adamlar her yere sızmış, her yerden kırmızı tavşan fırlayabilir! Bu da vesvesedir. Vesveseye mahal bırakmamalı...


25 Eylül 2017 Pazartesi

DEVLETÇİLEŞTİREBİLDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?


Geçen İsmail Kılıçarslan şöyle yazdı:

"Günün birinde hepimizin devletçi olacağı' kehanetinde bulunsaydı birisi, ona güler ve şöyle derdim: 'Devletin uzağında, ümmetin yanındayız.' Ne ki gelinen noktada hayat, eskiden İslamcılıkla iştigal eden hemen herkesi Recep Tayyip Erdoğan'ın etrafında kenetledi. Recep Tayyip Erdoğan üzerinden de neredeyse hepimiz 'devletçi' olduk."

Hepimize tercüman olmuş.

Adamın biri kendini darı zannediyor ve her gördüğü tavuktan kaçıyormuş.

Sonunda bir doktor bu adamcağızı uzun terapi ve tedavilerle darı olmadığına ikna etmiş.

Veya öyle zannetmiş.

Çünkü daha doktorun yanından çıktığında karşı köşede gördüğü bir tavuktan yine saklanmış.

Doktor çıkışmış:

--Yahu konuştuk, anlaştık ya. Sen bir darı olmadığını biliyorsun! Öyle değil mi?

--İyi de, demiş bizimki, benim yeni öğrendiğim bu hakikati, tavuklar biliyor mu? Ben biliyorum darı olmadığımı ama, onlar biliyor mu?

Ben  fıkradaki adam gibi sormak istiyorum.

Devletin bu işten haberi var mı?

Bizim kendisini artık benimsediğimizden, geçmişte biz müslümanları tehlike gören, yemeye, yok etmeye, silmeye çalışan, İran'a yahut Suud'a göndermeye hazırlanan o devlet, bizi artık öyle görmüyor. Öyle değil mi?

Yoksa biz güçlü bir idareciyi, bir hükûmeti devlet mi zannediyoruz?

Devlet babayı veya anayı, ondan yüz görmemiş evlatlarının koruması da enteresan bir vefa örneği. Ben oraya takılmıyorum. Yani en azılı lâik iktidarında da bir dış saldırı olsa hepimiz devletimizi korur idik. Bu başka. Bu mânâda elbette vatancıyız, devletçiyiz.

Ama dini, dîni eğitimi, cemaati vs. her şeyi devletin tanzim ve icrasına bırakmak nedir?

Vur deyince öldüren bir milletiz vesselâm...

Bu duyguları kuvvetlendiren bir hâdise yaşadım. Geçenlerde faal bir imam, faaliyetlerini anlatırken döne döne; "Ben kamuyum, ben devletim ben resmîyim." diyerek yaptığı işin arkasında şu bu cemaatin değil, devletin olduğunu ifade etmeye çalıştı.

"Aktüalite sisi" dediğim bu işte.

Hâlbuki 1999 (yani 28 Şubat sonrası) Türkiye'sinde dersimize giren Hayreddin Karaman, en büyük eksiğimizin "sivil toplum" olduğunu söylüyordu. Erbakan istifa ettirilmiş, parti kapatılmış, ilahiyatın başına en tehlikeli beyaz getirilmişti...

Devlet dediğin şey tarih boyunca elden ele dolaştı.

Arap ırkçılarının eline geçti. Emevîler devlet eliyle hutbelerde ehl-i beyte sövdüler.

 Devlet bir dönem Mutezile'nin eline geçti Me'mun, mihne hadiseleri... Ahmed bin Hanbel'i kırbaçlattı.

 Müslümanlar, Moğol ve haçlı saldırılarının olduğu devirde palazlanan birçok şiî devletin taht-i idaresi altında yaşamak zorunda kaldılar.

 Osmanlının son döneminden cumhuriyete dine gizli veya alenen cephe alan birçok anlayış idareye geldi.

"Devlet dindar olsun, her şey güllük gülistan olsun"un bile neticesi acıdır. Konstantin hıristiyan oldu ve o tarihten sonra konsillerde devlet başkanı olarak o ne dediyse o oldu. İtikadı devlet başkanı belirledi.

Bu sebepledir ki, Fatih devrinde bile Ebu'l-Vefa, Akşemseddin gibi zatların devlet babayla münasebetleri zaman zaman mesafeli oldu.

7 Haziran 2015'te hepimiz devlet sandığımız hükûmetin tam tersi bir zihniyetin eline geçebileceğini görmüştük. Bugün sivil toplumun en güçlü ayağı olan vakıf ve dernekleri de cemaat diyerek, sû-i misâli emsal edinip devlet düşmanı sayarsak, geriye ne kalacak?

Bugün Diyanet teşkilâtı cemaatlerin yerini alsın isteniyor. 28 Şubat sonrasında diyanette çalıştım. Bulunduğum yerde birkaç cemaat uhdesindeki kurs dışında neredeyse Kur'ân kursu kalmamıştı. Kurs kapanmasın diye açık tutulanlara teyzeler amcalar gidiyordu. Erkek Kuran Kursu öğreticileri talebesizlik sebebiyle imamlığa geçmek zorunda kalmıştı. Neredeydi o ben kamuyum, devletim, resmiyim diye kabaran hocalar?

Fıkrayla başladık bir misalle bitirelim.

Tilki pirelerinden kurtulmak istediğinde, ağzına bir tezek parçası alır yavaş yavaş suya girermiş. Pireler kuru olan baş kısmına doğru yürür, kafası da suya dalınca ağzındaki tezeğe geçerlermiş. Tabiî tilki çevik bir şekilde pireli tezeği bırakıp, yoluna piresiz olarak devam edermiş.

Bugün cemaat dışı diyanet gibi resmî veya isim vermeyeceğimiz toplum kuruluşlarıyla İslâm'a hizmet edilmeli, cemaatlerin icra ettiği faaliyetler orada toplanmalı anlayışını bu nükteyle düşünün!..
(25 Eylül 2016)


18 Eylül 2017 Pazartesi

FELSEFE DÜŞMANLIĞI MI TEMBELLİK Mİ?

Lozan, Kopenhag, Oslo derken bir de Bologna çıktı arkadaş!..

Dersleri azaltmak gerekiyormuş! Hangi dersi azaltırsan azalt, ilâhiyat kan kaybeder. İlâhiyat basit bir fakülte değildir. İçinde Hukuk, Edebiyat, Felsefe, Tarih, Sanat, Mûsıkî ve bol bol lisaniyat ihtivâ eden daha üst bir yapıdır. İlâhiyatın içerisindeki edebiyat, belâgat vs. kürsüsü dışarıda bir fakülte olarak temsil ediliyor. Hukuk öyle, felsefe öyle... Bunun üstüne bir de çoğaltılmaya çalışılan Temel İslâmî ilimleri ekle...

Kâtip Çelebi'nin anlattığı "Felsefe'yi kaldır Hidâye koy" mantığı* da aslında felsefe düşmanlığından ziyade tembellik değil miydi? Onu da okut, bunu da okut.

İlâhiyat eğer müktesebâtını veremiyorsa, Tıp fakülteleri gibi senesi artırılmalı. 5 sene yahut 6 sene olmalı (çalışkan öğrencilere 4 senede bitirme imkânı tanınabilir).

Meselâ Hukuk fakülteleri de, normalde 4 senedir, fakat vakıada en az 5'tir derler.

Yahut Arap ülkelerindeki gibi branşlaştır. İmam-hatip, vaiz, ortaokul din kültürü muallimi olacaklara farklı program, lisans üstü çalışacak, derinleşecek olana farklı program uygula.

Bologna süreciymiş. sen yapmışsın Coni'ye göre, uyar mı Ali'ye Veli'ye?!.



(19 Eylül 2013 İlahiyatlarda müfredat değişikliği ve Felsefe grubu derslerinin azaltılması üzerine...) 

6 Eylül 2017 Çarşamba

KIYILARIMIZA VURAN SORULAR...


Müslümanlar neden cinâyetlerinden sorumlu olanlara doğru "kaçar"lar?

"Allâh'ın arzı," hep batıya doğru mu "geniştir?"

Yoksa bu zorlama hicret, "Benim vatanımı yaşanmaz kıldın, ben de senin sosyal devletini yaşanmaz hâle getirmeye geliyorum" mu demektir?

Mültecî dramı globalleşmenin kapitalizme de vuran bir yansıması mıdır?

Bu göç 100. yılında tehcîrin intikamı mıdır?

Endülüs müslümanları da Akdeniz'in soğuk sularına "göç" ettirilmişti.

Ha bire batıyı görmemekle, merhametsizlikle vs suçlamamız, bunu bizim yapmamız, bu acınası hâle düşmemiz acı değil mi? Asıl vebal petro dolarlara sahip İslâm âleminin kendi yaralarını saramaması değil midir?

3 Eylül 2015 (Suriyeli Umran'ın Bodrum'da karaya vurmuş cesedinin gündem olduğu günler)

29 Ağustos 2017 Salı

ARAKAN'DA AKAN KANI KANIKSAMAK


KANIKSAMAK (Kubbealtı Lügati)

geçişli f. (< kan-ı-k+sa-mak) [Eskiden fiil geçişsiz olup tümlecini “-e” ile alırken daha sonra geçişli hâle gelmiştir]

1. Bir şeye çok tekrarlanmasından dolayı alışıp artık tepki göstermez olmak: Belki böyle şeylere çoktan kanıksamışımdır da ondan öyle söylüyorum (Fahri Celâl). Hep bunu yazarsak okuyucu bıkar, hükümet de kanıksar diye yazamıyorum (Burhan Felek).

2. Bıkkınlık getirmek, usanmak: Ve harem olsun selâmlık olsun, Yusuf Bey, Edâdil dedikodusunu kanıksamıştı (Sâmiha Ayverdi). Fakat bu sâkinlik îtiraf edelim her şeyi kanıksamaktan, ölümden korkmamaktan ileri geliyor (Mehmet Kaplan – Ö.T.S.).

Gündemde tutmak, vicdanları galeyana getirmek ile kanıksatmak, alıştırmak, önemsizleştirmek arasında ince bir çizgi var.

Yapabileceklerimizi yapalım. Yardım kuruluşlarına yardım edelim. Duâ edelim. Gündem oluşturalım. Lâkin kanıksatmayalım.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

TEVİL ve ZIRVA


Mustafa Öztürk,

http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/tevil-varsa-tekfir-yoktur-4783

yazısında şöyle diyor:


Kudâme b. Maz’ûn ve Ebû Cendel el-Âs adlı sahâbîlerin iman ve salih amelde sebatkâr ve duyarlı davranan müminlerin vaktiyle tattıkları şeylerden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını bildiren Mâide 5/93. ayeti delil göstererek içki içmeye devam etmeleri ve bundan dolayı cezalandırılmamaları gerektiğini söylemeleri de “te’vil varsa tekfir yoktur” ilkesine dair ilginç bir örnektir (Bkz. Ebû Muhammed Muvaffakuddîn İbn Kudâme, el-Muğnî, Dâru Âlemi’l-Kütüb, Riyad 1997, XII. 276-277).


Bu bilgiyi TDV İslam Ansiklopedisinde inceleyelim:

Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde Bahreyn valiliğine getirildi. Kudâme bu görevde iken Abdülkays kabilesinin reisi Cârûd b. Muallâ Hz. Ömer’e onun içki içtiğini haber verdi, şahit olarak da Ebû Hüreyre’yi gösterdi. Ebû Hüreyre ise Kudâme’yi içki içerken değil sarhoşken gördüğünü söyledi. Hz. Ömer, muhtemelen Ebû Hüreyre’nin Cârûd’un kız kardeşiyle evli olması dolayısıyla bu şahitliği yeterli görmeyip Kudâme’yi cezalandırmayınca (Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, VIII, 316) Ebû Hüreyre, Kudâme’nin hanımı Hind bint Velîd’in şahitliğine başvurulabileceğini bildirdi. Hind de olayı doğrulayınca Hz. Ömer Kudâme’yi valilikten azlederek cezalandırmaya karar verdi (20/641). Suçlamayı kabul etmeyen Kudâme ise içki içmiş olsa bile, inandıktan sonra imanda ve iyi amelde sebat edenlerin tattıkları şeylerden dolayı sorumlu tutulmayacağını ifade eden âyeti (el-Mâide 5/93) delil göstererek cezalandırılmaması gerektiğini söyledi. Ancak Hz. Ömer bu âyeti yanlış yorumladığını belirterek ona seksen değnek vurulmasını emretti.

DİA Kudame bin Maz'un maddesi 

Ebû Cendel’in Dımaşk’ta Dırâr b. Hattâb adlı sahâbî ile beraber şarap içtiği ve içkinin haram kılınmasından önce içenlerin samimi müslüman oldukları takdirde günahlarının bağışlanacağını bildiren âyeti (el-Mâide 5/93) kendi lehlerine yorumlamaya çalışması üzerine vali ve kumandan Ebû Ubeyde b. Cerrâh tarafından Halife Ömer’in emriyle cezalandırıldığı rivayet edilmiştir.
DİA Ebû Cendel Maddesi

Dikkat edilirse, Öztürk'ün "ayeti delil göstererek içki içmeye devam etmeleri" iddiası maddelerde yer almıyor. Doğru olan bu sahâbîlerin bir şekilde içki günahına bulaştıkları, ihbar edilip de, kendilerine had vurulması, yani değnek cezasına çarptırılması mevzubahis olunca, bundan kurtulmak için Maide, 93'ün teviline kalkıştıklarıdır. 

Bunu hâdise ile alâkalı rivâyetlerde bulmaktayız: 

Beyhakî'deki rivâyette, tevilin Ebû Ubeyde ra tarafından Hazret-i Ömer'e sorulması üzerine şu cevap gelir:

"Sana günahı süslü gösteren (şeytan), sana huccet de bulmuş!" 

Yani nefsin veya şeytanın sana günah işlettiği gibi, bir de savunma hazırlamış. Bu sığındığın hüccetin aslı yoktur. Ebû Ubeyde'ye onlara had cezasını uygulamasını emreder.

Ebu Cendel ve yanındaki sahabîler yaklaşan harbi ileri sürerek, meâlen; 

"Cihada gidelim orada şehid olursak ne âlâ dönersek haddi uygularsın." derler. Bu teklifi Ebû Ubeyde kabul eder. İkisi şehid olur fakat Ebu Cendel geri döner. 

Had ona uygulanır. yine de ağrına gittiği için sarsıntı geçirir. Fakat sonunda tevbe eder. Vaziyeti Hazret-i Ömer'e bildirilince, kendisine, tevbe telkin eden âyetleri mektup olarak gönderir ve Ebû Cendel toparlanır. 

Mustafa Öztürk, bu sahâbîlerin ayeti tevil ederek, içkiyi içmelerinin misal olduğunu söylüyor? neye tekfir edilmemeye. Tam burada, verdiği misalin kendisine tam tersinden şahid olduğunu görüyoruz:

Taberî Tarihinde tevil edilen ibarenin, içkiyi yasaklayan âyetin sonundaki "Fe hel entüm müntehun?" "Artık vazgeçecek misiniz?" ibaresi olduğu anlatılır. Yani muhayyer bırakıldık, fakat vazgeçmedik, vazgeçemedik, şeklinde bir tevil... Yani âyetin hurmet ifade etmediği yönünde bir tevil. 

Hz Ömer buna şu cevabı verir: Onlara şarabın hükmünü sor, "helal" derlerse öldür, haram derlerse haddi uygula!..  

Onlar sorulduğun da haram! derler. Yani baştan beri yazdığımız üzere bu sahabîler, nefslerine uyup bir günah işlemişlerdir. 

Celde, toplumda küçük düşüren bir cezadır. Caydırıcılığı da buradadır. Bilhassa Ebû Cendel, Süheyl bin Amr gibi Mekke'nin ileri gelenlerinden birinin oğludur ve böyle bir duruma düşmeyi hiç istemediği için, tevile başvurmuş olmalıdır. Yoksa haramı helâl saymak için değil. Nitekim Hz. Ömer de, tevili kabul etmemiştir. 

Tevili eğer helâl saymak için yapsalardı, mürted addolunacaklardı. Fakat celdeden kurtulmak için yaptılar, bunda da tevilleri hüccet olarak kabul görmedi. 

Dolayısıyla, günümüzde de, tevil yollu her şeyi söyleyebilirim, kimse beni tekfir edemez, etmemelidir düşüncesi (Öztürk'ün yazısının teması) doğru değildir. 

İfade tarzı da, mezkûr sahâbîler, bu teville içki içmeye devam etmişler gibi bir mânâ barındırmaktadır ki, bu da doğru değildir. Sahâbîler masum değildir, günah işleyebilirler. Eğer küfre düşselerdi, artık onlardan sahâbî diye bahsetmeyecektik. Çünkü sahâbînin tarifinde "îman ile vefat etmek" şartı vardır. 

Tevilin küfre mâni olmasının gerçek boyutu şudur: 

Meselâ yaklaşan Kurban ibadeti, Hanefîlere göre vacibdir. Diğer üç mezhebe göre sünnet. Kevser Sûresi'ndeki âyeti Hanefîler, kurban için zannî bir delil görüp, kabul ederken, Şafiîler, bu ibarenin Kurban Bayramı ile alâkasının olmadığını söylerler. Nitekim ibarenin kalbinle yönel gibi mânâları da vardır. Bir Hanefî, Şafiî'ye dönüp siz Kevser sûresini inkâr ediyorsunuz, küfre girdiniz diyemez. Mülâmese'nin abdesti bozup bozmaması vb. teviller de böyledir. 

Yani tevilin umumî mânâda makbul bir içtihad olması lâzımdır. Zaruriyyât dediğimiz sahada, böyle bir tevilin kabul görmesine imkân yoktur. Çünkü içki nass ile haram kılındığı gibi, Peygamber Efendimiz'in içki içenlere had uyguladığı da sabittir. 

Nitekim, "Yakîn gelinceye kadar ibâdet et!", "....Namaza yaklaşmayın." gibi âyetler de böyle merdut, reddedilmiş tevillere muhatap olmuştur. 

Bir nükteyle bitirelim: 

Karısını bid'at talakıyla, bütün haklarıyla boşayan bir adam İbn-i Abbas ra hazretlerinin yanına gelir ve yardım ister. O da yapacak bir şeyin kalmadığını bildirir. Adam feryat eder:
"Kim Allahtan korkarsa, sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder." buyurulmuyor mu?

İbn-i Abbas sinirlenir: 

"Sen Allah'tan korkmadın ve sünnî talak yerine bid'î talaka giriştin. Şimdi ne çıkış yolu bekliyorsun?"

Mâide 93'te içki haram olmadan önce içki içmiş ve îmanla vefat etmiş kişiler hakkında dahî takva şartını koymuş Cenâb-ı Hak... Tevillerin insanı küfür ve dalâletten muhafaza edebilmesi için de, fikrî, zihnî, kalbî bir takvâ duygusu içinde olması şart... Öyle değil mi?


23 Ağustos 2017 Çarşamba

BİR DE KÂFİR OLSALARDI!..


Barek Hüseyin Obama'nın (gizli) müslüman olduğuna inanırmış, birçok Amerikalı...

Putin'in de müslüman olduğuna dair haberler yayılmıştı. 

(İngiliz prenslerinden Charles ve Irak işgalcilerinden Tony Blair'in aile fertleri hakkında da çıktı bu haberler.)

Yahu,

Niye bu kadar müslüman ölüyor o zaman!

Mesnevî hikâyesidir:

Garibanın biri bakmış, kırbaçlarla insanları dağıtıp yol açıyorlar; 

"Ne oluyor?" demiş, "Hükümdar cuma namazına gidecek, adamları yol açıyor." demişler. 

Adamcağız nüktedan imiş;

"Zâlimin hayrı bu ise, şerrinden Allah'a sığınırım." demiş.

Bunlar bir de kâfir olsalarmış İslam âleminin hâli ne olurdu acaba?!.

23 Ağustos 2016

21 Ağustos 2017 Pazartesi

İLÂHÎ KUDRET MAĞFİRET ve RAHMET


"Olur ki Allah, sizinle onlardan (Mekkelilerden) düşmanlık içinde bulunduğunuz kimseler arasında (onlara hidâyet vererek) bir dostluk meydana getirir.Çünkü Allah her şeye kadirdir. Allah gafurdur, rahîmdir." (el-Mümtehine, 7)

Ülkemizdeki, içimizdeki, aramızdaki din düşmanlarıyla, dîne karşı tavır alanlarla bir husumet içindeyiz. Onlar hakkında kızgınız, çoğu kez siyaset vb. şeylerle de karışan bir öfkeyle onlardan ümidi kesmiş bir hâlet-i rûhiyeye kapılabiliyoruz.

Hâlbuki bu âyet-i kerîmenin dikkatimizi çektiği, «ilâhî kudret ve gufran ve rahmet» şuuru ile daima onlar hakkında hidâyet temennîsi ve bu yolda kazanma hedefli tebliğ gayreti içinde olmalıyız.

Allâh'ın kudretinden ümitsiz olamayacağımıza göre;
Bize yakışan kahır ve lanetten ziyade, mağfiret ve rahmet olduğuna göre...

Nitekim bu âyet tahakkuk etti. Mekke'nin fethini müteakip 1-2 sene içinde, Mekke, Taif ve bütün Arap Yarımadası îmân ile nasiplendi.

Darısı başımıza... 

KELLEYE DAİR


Büyük meydana düştüm, uçtu fildişi kulem;
Milyonlarca ayağın altında kaldı kellem. (Necip Fazıl;)

Kadir Mısıroğlu, Necip Fazıl'ın bu beytini eleştirerek "Kelle hayvan başıdır, ancak tahkir için söylenir." diyor. http://videonuz.ensonhaber.com/izle/kadir-misiroglu-nun-necip-fazil-yorumu dakika 12:00 civarı.

Birincisi, Muhasebe şiirinde Necip Fazıl, mukaddes çile karşısında, fildişi kulesini terk edip meydana inmek, cüce sanatkârlığı terk etmek durumunda kalan bir münevveri, kendini anlatıyor. Bu kullanış, Mehmed Akif’in şu nüktesinde de görülür:

– Dayak «amentü»ye girdiyse, benim karnım tok.
Gül değil, kıl bile bitmez sopa altında! – Hele!
– Öyle olsaydı, şu karşındaki yalçın kelle,
Fark olunmazdı Kızanlık'taki güllüklerden!
Bu dayak faslı da aç karnına bilmem nerden?

İnsan durduk yerde başına kelle demez. Fakat bir insan başı, bir meydanda, milyonlarca ayağın altındaysa elbette kelledir! Yuvarlanan bir kelle!..

Zaten kelle vermek, kelle koltukta döğüşmek gibi deyimlerimizde de koparılan, yuvarlanan baş, kelledir.

Nitekim Necip Fazıl’ın anlatışında da bir karikatürize ediş var. Bu tahkirden bir şubedir. Burada kelle kullanılışı, belâgate uygundur.

Kaldı ki, kelle kelimesini şu misallerde insan başı olarak hiçbir tahkîr olmaksızın kullanılmış görürüz:

Her bir nigeh-i mestine bin kelle fedâdur (Mezâkî)

Nice yüz bin kelle-i Mansûr’dan kandîli var,
Çarh ile encüm olamaz hemser-i eyvân-ı şer’

Necip Fazıl’ın kullanımına benzer başka kelle kullanımları:

Edîbî:

Zahm urdı bir eser kodı kellemde tiğ-i yâr
Şemşîr-i tîrinün başum üstünde yeri var...

Fehîm-i Kadîm:

Mihr ü meh sanma, felek bîm-i hadeng-i âhdan
Eksük itmez kellesinden iki miğfer rûz u şeb

“Feleğin bedduâ oklarının korkusundan, kafasından gece gündüz eksik etmediği miğferidir, ay ve güneş; başka bir şey zannetme...”

4 Ocak 2013

20 Ağustos 2017 Pazar

HADÎSİ REDDETMEK UĞRUNA 

YAHUDİYİ KUCAKLAMAK!..



Namazı yahudilerden öğrenmişmişiz...

Bu propaganda, "Muhammed, İslam'ı yahudi ve hıristiyanlardan aldı" iftirasına hizmet etmeye götürecek, kaillerini... Turan Dursun'lardan, Goldziherlerden, oryantalist hezeyanlardan bu propagandanın asıl faillerinden, haberleri yok çünkü...

Halatın iplerini tek tek koparıyorlar. Hadisi koparmak için Kur'ân'ı feda ediyorlar. Peygamberin sözlerini dışlamak için risaletini dışlıyorlar haberleri yok.

Kur'ân tarihi okurken-okuturken, Arapların ümmîliğini, Peygamberimiz'in hiçbir yabancıdan telkin almadığını okumuyor muyuz? Mekke'de hangi yahudiden bahsediyorsunuz?

Peygamberimiz'in aşura orucunu bile uygulama farkıyla tatbik ettiğini anlatmıyor muyuz? Şimdi namazı yahudiden öğrendi iftirasına çanak tutacağız öyle mi?

velakad na'lemü ennehum yakulune innema yuallimuhu beşer! 

"Şüphesiz biz onların: «Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor» dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır." 
(en-Nahl, 103)

Bu kimselerin arasına karışmış oluyorsunuz.

KUR'ÂN ÖNCESİNİ TASDİK ETMEZ Mİ? 


Kur'ân'ın "musaddikan limâ beyne yedeyh ve müheyminen aleyh" sıfatları var. Yani bu münasebette İslâm edilgen bir pozisyonda değil, etken, seçen, düzelten, yanlışı kaldıran bir rolü var. 

"Doğrusu bu Kur'an, İsrailoğullarına, hakkında ihtilâf edegeldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır." (en-Neml, 76)

Bu rol kabul edilirse, yine bu vazifenin Sünnet-i Rasulullah'a düştüğü kabul edilmek zorunda kalınır. Çünkü bu tafsilât yine Kur'ân'da yoktur. 

Yani Allâh'ın emrettiği namazdan yahudinin elinde, hıristiyanın elinde ne kalmıştı? 

Nereleri tasdik edilecek, nereleri düzeltilecekti? 

Bu vazifeyi de Hz. Peygamber yaptı. Elinde ve gönlünde Kur'ân ile vahiy ile bu vazife O'nun idi. 

Nitekim Kur'ân-ı Kerim, orucun bizden öncekilere de farz kılındığını bildiriyor. Lâkin hıristiyanın orucu perhize dönüşmüş. Hayvanî bazı gıdaları yememek şeklinde bir oruç tutuyorlar. Kur'ân'ın oruca dair verdiği bilgi son derece mahdut. Gerisi Peygamber -aleyhisselâm-'da...

İslâm'ın her şeyi orijinaldir. Mekke'de hac hep oldu. Hz. İbrahim'den beri... Ama hac için de cahiliyyeden aldı demiyoruz. Çıplak tavaf, bozuk telbiye, putlara kurban gibi bütün bozukluklar atıldı. Tertemiz düzgün din ve ibadet ikame edildi.

Hiçbir sahabî; 

"Biz zaten ibadetleri biliyoruz!" diye bir ukalalık yapmadı Allah Rasûlü'ne... Daima gözünün içine baktılar. Tek tek sordular. Tâbi ve teslim oldular.

İSRAİLİYYAT ve YAHUDİLEŞME(!)Yİ GÜYA TENKİT EDİYORKEN?


Bir başka çelişkisi bu düşüncenin, uydurma bulaştı diye hadisi reddederken tamamı tahrif gölgesindeki bir külliyata yaslanmak?

Bu iddiayı dile getirenlerin, müslümanların yahudileşme temayülünden, âlimlerin İsrailiyyat'a itimat etmelerinden şikâyet etmeleri ise muazzam bir tenâkuz...

CİHANŞÜMUL BEDEN DİLİ


Budist'in oturuşu, Hindu'nun zühdü, Şintoist'in abdesti, İnka'nın kurbanı, Hıristiyanın perhizi herkesin bir şeyleri benzeyebilir. Son derece basit benzerlikler bunlar. Kaynak aynı ama bulanmış, tahrif edilmiş. 

Bugün birine yalvaran bile ayağına kapanır. Valinin yanına giren elini yüzünü yıkar, kendine çekidüzen verir. Bunlar insani beden dilinin ibadetteki yansımaları.

Namazı yahudiden almış öyle mi?

Madem fatiha ve zammı sureleri de yahudilerden aldı deyin de bitirin bu işi!..

SAMİRÎLER GERÇEĞİ


Kaldı ki namazı bize benziyor dedikleri grubun, yani Sâmirîlerin, İslâm'ı taklit ettiği yönünde yorumlar da var. Bugün videolara mevzu olan, namazı müslümanlara benzeyen grup, Samirîler... 




Samirîler, yedinci asrın ilk yarısında Müslümanların idaresinde yaşadıkları için, onların İslâmî ibadet şekillerini aldıkları düşünülebilir. 

(Gavurun dile getirdiği diğer ihtimal, bizim Kur'âncıların dediği gibi nesilden nesile intikal değil tabiî ki... İslâm'ı suçlayan oryantalist iddiası, yani hadisi dışlayacağım derken, İslâm'ı alıntı din hâline getirmiş oluyorlar.)

Samaritan denilen grubun eklektik ve taklitçi bir grup olduğuna dair Google Books'ta başka malûmata da ulaşılabilir. 

Namazı yahudilerden aldığımız iddialarını dile getirenlerin, bahsettiği haham Ben Abrahamson ise zaten diyalogçu, bu benzerliği göstermeye kendini adamış bir şahsiyet:


NÜBÜVVETİ İNKÂR RİSKİ


Küfr de çeşit çeşit...

Uluhiyeti inkâr

Nübüvveti inkar...

Âhireti inkâr...

Kaderi inkâr...

Kur'ân'da yeri göğü yaratanın Allah teâlâ olduğunu kabul ettiği hâlde, gönderdiği elçiyi kabul etmeyen kâfirlerden çokça bahsolunur. Bugün Efendimiz'in risaletini inkâr yönündeki gayretler, diğer sahalara da sıçrıyor. Çünkü edebî bir îcâz üslûbundaki Kur'ân, en salahiyetli tefsiri olan sünnet zırhıyla korunmazsa, her tarafa çekilebilir. Bu bir zaaf değil imtihandır. (Al-i İmran, 7) Tarihte bozuk fırkaların tamamı kendilerine Kur'ân'dan güya delil bulmuşlardır. Ama sünnette bunu yapamazlar çünkü o Kur'ân'ın fiilî tatbikatıdır.

***

18 Ağustos 2017 Cuma

Talat Sait Halman 


Talat Sait Halman vefat etmiş.

Türkçeden İngilizceye Yûnus'u, İngilizceden Türkçeye Şekspir'i çeviren, 12 Mart sonrası hükümetin kültür bakanı, Robert Kolej hocası...

Kendini tam bir mü'min görmeyen bir edebiyatçı.

"Namaz kılmıyorum, oruç tutmuyorum ama birçok Müslümandan daha faziletli insanım diyebilirim. Bütün dinleri özümseyerek ben kendime din dışı bir ahlak felsefesi oluşturdum. Tasavvufla çok derin bağlarım var. İslâmiyet'i, tarihi ve felsefesi ile çok iyi biliyorum."

Dedesi Tahsin Paşa'nın kardeşi Cemal Bey'den gelmiştir bu istek:

"Cemal bey, tamamiyle laik bir eğitimle büyütülmemizden tedirgindi. Bir gün annemle Mahmud'un (Tali Öngören) annesini çağırdı:
'Çocuklar yeteri kadar Müslüman olarak büyümüyorlar. Ben onlara bir hoca buldum. Ama kocalarınıza söylemeyin.'

Çünki babam o sırada yeni amiral olmuş Gölcük'te donanmada, Mahmud'un babası da Kars Mebusu olarak Meclis'tedir. Biz öylece Cemal Bey'in Sirkeci'deki yazıhanesinde perşembe günleri ders alırdık. Sonra bize ders veren hocanın Heybeliada'da başka çocuklara girdiği derste ihbar sonucu yakalandığı haberi geldi. Eğer Cemal Bey'in yazıhanesi basılıp Sait Paşa ve Baha Tali Bey'in çocukları din dersi alırken yakalansaydı Baha Tali Öngören CHP'den ayrılmak zorunda kalırdı. Babamı da herhalde donanmadan çıkarırlardı."

Belki de büyük amcanın bu gayretine borçlu olduğumuz, beni / bizi alâkadar eden bir tarafı vardı Halman'ın:

Aruza, divan edebiyatına olan muhabbeti.

Bir mülâkatında, "Divan edebiyatı zor değildir. Bir KPDS imtihanı için 5-6000 kelime öğrenen bir öğrenci, Divan edebiyatı için 1000 kelime öğrenebilir." diyordu.

Rubâîler, beyitler, dörtlükler, müfredler yazıyordu.

Gerçi onun ağzında da aruz, Tevfik Fikret'in ağzındaki gibiydi. Rûhen bizden kopuk. "Tanrı"sıyla problemli...

Fakat onun anladığı gelenek tasavvurunu, şeklin "öz" mânâsını, biz birçok "müslüman"a anlatamadığımız için, Halman benim için anlamlıydı. Müfredler yazdım meselâ...

Âsûdeliktir arzumuz âvârelik değil...

Özü geçmiş bir özgeçmiş mi ömür?

gibi... (tek mısralık müfredlerden Şeyh Galib'te de var. Halman'da, Şeyh Galib'i, Divan'ın son büyük şairi değil, Modern şiirin ilk şairi görme temayülü var.)

Dînince dinlensin...

Son zamanlarda muhafazakâr iktidarın gençlik uzantılarının yedirmeye çalıştığı Yedi Güzel Adam'dan bazılarıyla da ilginç münasebetleri varmış bu kültür bakanının. Yedi Güzel adam edebiyat sahasında, Osmanlının son unsurlarını yıkma vazifesini deruhte eden "yeni" "yazıncı" "solak" neslin taltiflerini pek dikkate alırlar. S. Karakoç'un Varlık'taki Balkon'u gibi, Nuri Pakdil'in "Öz" Türkçeye dümen kırması gibi (o yapınca secde ettirmek mi oluyordu?), Zarifoğlu'nun bu apoletli bakana "beni yatıştırın, noldu bizim antoloji..." hitapları da acıdır, insanı acıtır.
http://www.dunyabulteni.net/…/talt-sait-halmanin-dusundurdu…

14 Aralık 2014