29 Ağustos 2017 Salı

ARAKAN'DA AKAN KANI KANIKSAMAK


KANIKSAMAK (Kubbealtı Lügati)

geçişli f. (< kan-ı-k+sa-mak) [Eskiden fiil geçişsiz olup tümlecini “-e” ile alırken daha sonra geçişli hâle gelmiştir]

1. Bir şeye çok tekrarlanmasından dolayı alışıp artık tepki göstermez olmak: Belki böyle şeylere çoktan kanıksamışımdır da ondan öyle söylüyorum (Fahri Celâl). Hep bunu yazarsak okuyucu bıkar, hükümet de kanıksar diye yazamıyorum (Burhan Felek).

2. Bıkkınlık getirmek, usanmak: Ve harem olsun selâmlık olsun, Yusuf Bey, Edâdil dedikodusunu kanıksamıştı (Sâmiha Ayverdi). Fakat bu sâkinlik îtiraf edelim her şeyi kanıksamaktan, ölümden korkmamaktan ileri geliyor (Mehmet Kaplan – Ö.T.S.).

Gündemde tutmak, vicdanları galeyana getirmek ile kanıksatmak, alıştırmak, önemsizleştirmek arasında ince bir çizgi var.

Yapabileceklerimizi yapalım. Yardım kuruluşlarına yardım edelim. Duâ edelim. Gündem oluşturalım. Lâkin kanıksatmayalım.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

TEVİL ve ZIRVA


Mustafa Öztürk,

http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/tevil-varsa-tekfir-yoktur-4783

yazısında şöyle diyor:


Kudâme b. Maz’ûn ve Ebû Cendel el-Âs adlı sahâbîlerin iman ve salih amelde sebatkâr ve duyarlı davranan müminlerin vaktiyle tattıkları şeylerden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını bildiren Mâide 5/93. ayeti delil göstererek içki içmeye devam etmeleri ve bundan dolayı cezalandırılmamaları gerektiğini söylemeleri de “te’vil varsa tekfir yoktur” ilkesine dair ilginç bir örnektir (Bkz. Ebû Muhammed Muvaffakuddîn İbn Kudâme, el-Muğnî, Dâru Âlemi’l-Kütüb, Riyad 1997, XII. 276-277).


Bu bilgiyi TDV İslam Ansiklopedisinde inceleyelim:

Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde Bahreyn valiliğine getirildi. Kudâme bu görevde iken Abdülkays kabilesinin reisi Cârûd b. Muallâ Hz. Ömer’e onun içki içtiğini haber verdi, şahit olarak da Ebû Hüreyre’yi gösterdi. Ebû Hüreyre ise Kudâme’yi içki içerken değil sarhoşken gördüğünü söyledi. Hz. Ömer, muhtemelen Ebû Hüreyre’nin Cârûd’un kız kardeşiyle evli olması dolayısıyla bu şahitliği yeterli görmeyip Kudâme’yi cezalandırmayınca (Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, VIII, 316) Ebû Hüreyre, Kudâme’nin hanımı Hind bint Velîd’in şahitliğine başvurulabileceğini bildirdi. Hind de olayı doğrulayınca Hz. Ömer Kudâme’yi valilikten azlederek cezalandırmaya karar verdi (20/641). Suçlamayı kabul etmeyen Kudâme ise içki içmiş olsa bile, inandıktan sonra imanda ve iyi amelde sebat edenlerin tattıkları şeylerden dolayı sorumlu tutulmayacağını ifade eden âyeti (el-Mâide 5/93) delil göstererek cezalandırılmaması gerektiğini söyledi. Ancak Hz. Ömer bu âyeti yanlış yorumladığını belirterek ona seksen değnek vurulmasını emretti.

DİA Kudame bin Maz'un maddesi 

Ebû Cendel’in Dımaşk’ta Dırâr b. Hattâb adlı sahâbî ile beraber şarap içtiği ve içkinin haram kılınmasından önce içenlerin samimi müslüman oldukları takdirde günahlarının bağışlanacağını bildiren âyeti (el-Mâide 5/93) kendi lehlerine yorumlamaya çalışması üzerine vali ve kumandan Ebû Ubeyde b. Cerrâh tarafından Halife Ömer’in emriyle cezalandırıldığı rivayet edilmiştir.
DİA Ebû Cendel Maddesi

Dikkat edilirse, Öztürk'ün "ayeti delil göstererek içki içmeye devam etmeleri" iddiası maddelerde yer almıyor. Doğru olan bu sahâbîlerin bir şekilde içki günahına bulaştıkları, ihbar edilip de, kendilerine had vurulması, yani değnek cezasına çarptırılması mevzubahis olunca, bundan kurtulmak için Maide, 93'ün teviline kalkıştıklarıdır. 

Bunu hâdise ile alâkalı rivâyetlerde bulmaktayız: 

Beyhakî'deki rivâyette, tevilin Ebû Ubeyde ra tarafından Hazret-i Ömer'e sorulması üzerine şu cevap gelir:

"Sana günahı süslü gösteren (şeytan), sana huccet de bulmuş!" 

Yani nefsin veya şeytanın sana günah işlettiği gibi, bir de savunma hazırlamış. Bu sığındığın hüccetin aslı yoktur. Ebû Ubeyde'ye onlara had cezasını uygulamasını emreder.

Ebu Cendel ve yanındaki sahabîler yaklaşan harbi ileri sürerek, meâlen; 

"Cihada gidelim orada şehid olursak ne âlâ dönersek haddi uygularsın." derler. Bu teklifi Ebû Ubeyde kabul eder. İkisi şehid olur fakat Ebu Cendel geri döner. 

Had ona uygulanır. yine de ağrına gittiği için sarsıntı geçirir. Fakat sonunda tevbe eder. Vaziyeti Hazret-i Ömer'e bildirilince, kendisine, tevbe telkin eden âyetleri mektup olarak gönderir ve Ebû Cendel toparlanır. 

Mustafa Öztürk, bu sahâbîlerin ayeti tevil ederek, içkiyi içmelerinin misal olduğunu söylüyor? neye tekfir edilmemeye. Tam burada, verdiği misalin kendisine tam tersinden şahid olduğunu görüyoruz:

Taberî Tarihinde tevil edilen ibarenin, içkiyi yasaklayan âyetin sonundaki "Fe hel entüm müntehun?" "Artık vazgeçecek misiniz?" ibaresi olduğu anlatılır. Yani muhayyer bırakıldık, fakat vazgeçmedik, vazgeçemedik, şeklinde bir tevil... Yani âyetin hurmet ifade etmediği yönünde bir tevil. 

Hz Ömer buna şu cevabı verir: Onlara şarabın hükmünü sor, "helal" derlerse öldür, haram derlerse haddi uygula!..  

Onlar sorulduğun da haram! derler. Yani baştan beri yazdığımız üzere bu sahabîler, nefslerine uyup bir günah işlemişlerdir. 

Celde, toplumda küçük düşüren bir cezadır. Caydırıcılığı da buradadır. Bilhassa Ebû Cendel, Süheyl bin Amr gibi Mekke'nin ileri gelenlerinden birinin oğludur ve böyle bir duruma düşmeyi hiç istemediği için, tevile başvurmuş olmalıdır. Yoksa haramı helâl saymak için değil. Nitekim Hz. Ömer de, tevili kabul etmemiştir. 

Tevili eğer helâl saymak için yapsalardı, mürted addolunacaklardı. Fakat celdeden kurtulmak için yaptılar, bunda da tevilleri hüccet olarak kabul görmedi. 

Dolayısıyla, günümüzde de, tevil yollu her şeyi söyleyebilirim, kimse beni tekfir edemez, etmemelidir düşüncesi (Öztürk'ün yazısının teması) doğru değildir. 

İfade tarzı da, mezkûr sahâbîler, bu teville içki içmeye devam etmişler gibi bir mânâ barındırmaktadır ki, bu da doğru değildir. Sahâbîler masum değildir, günah işleyebilirler. Eğer küfre düşselerdi, artık onlardan sahâbî diye bahsetmeyecektik. Çünkü sahâbînin tarifinde "îman ile vefat etmek" şartı vardır. 

Tevilin küfre mâni olmasının gerçek boyutu şudur: 

Meselâ yaklaşan Kurban ibadeti, Hanefîlere göre vacibdir. Diğer üç mezhebe göre sünnet. Kevser Sûresi'ndeki âyeti Hanefîler, kurban için zannî bir delil görüp, kabul ederken, Şafiîler, bu ibarenin Kurban Bayramı ile alâkasının olmadığını söylerler. Nitekim ibarenin kalbinle yönel gibi mânâları da vardır. Bir Hanefî, Şafiî'ye dönüp siz Kevser sûresini inkâr ediyorsunuz, küfre girdiniz diyemez. Mülâmese'nin abdesti bozup bozmaması vb. teviller de böyledir. 

Yani tevilin umumî mânâda makbul bir içtihad olması lâzımdır. Zaruriyyât dediğimiz sahada, böyle bir tevilin kabul görmesine imkân yoktur. Çünkü içki nass ile haram kılındığı gibi, Peygamber Efendimiz'in içki içenlere had uyguladığı da sabittir. 

Nitekim, "Yakîn gelinceye kadar ibâdet et!", "....Namaza yaklaşmayın." gibi âyetler de böyle merdut, reddedilmiş tevillere muhatap olmuştur. 

Bir nükteyle bitirelim: 

Karısını bid'at talakıyla, bütün haklarıyla boşayan bir adam İbn-i Abbas ra hazretlerinin yanına gelir ve yardım ister. O da yapacak bir şeyin kalmadığını bildirir. Adam feryat eder:
"Kim Allahtan korkarsa, sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder." buyurulmuyor mu?

İbn-i Abbas sinirlenir: 

"Sen Allah'tan korkmadın ve sünnî talak yerine bid'î talaka giriştin. Şimdi ne çıkış yolu bekliyorsun?"

Mâide 93'te içki haram olmadan önce içki içmiş ve îmanla vefat etmiş kişiler hakkında dahî takva şartını koymuş Cenâb-ı Hak... Tevillerin insanı küfür ve dalâletten muhafaza edebilmesi için de, fikrî, zihnî, kalbî bir takvâ duygusu içinde olması şart... Öyle değil mi?


23 Ağustos 2017 Çarşamba

BİR DE KÂFİR OLSALARDI!..


Barek Hüseyin Obama'nın (gizli) müslüman olduğuna inanırmış, birçok Amerikalı...

Putin'in de müslüman olduğuna dair haberler yayılmıştı. 

(İngiliz prenslerinden Charles ve Irak işgalcilerinden Tony Blair'in aile fertleri hakkında da çıktı bu haberler.)

Yahu,

Niye bu kadar müslüman ölüyor o zaman!

Mesnevî hikâyesidir:

Garibanın biri bakmış, kırbaçlarla insanları dağıtıp yol açıyorlar; 

"Ne oluyor?" demiş, "Hükümdar cuma namazına gidecek, adamları yol açıyor." demişler. 

Adamcağız nüktedan imiş;

"Zâlimin hayrı bu ise, şerrinden Allah'a sığınırım." demiş.

Bunlar bir de kâfir olsalarmış İslam âleminin hâli ne olurdu acaba?!.

23 Ağustos 2016

21 Ağustos 2017 Pazartesi

İLÂHÎ KUDRET MAĞFİRET ve RAHMET


"Olur ki Allah, sizinle onlardan (Mekkelilerden) düşmanlık içinde bulunduğunuz kimseler arasında (onlara hidâyet vererek) bir dostluk meydana getirir.Çünkü Allah her şeye kadirdir. Allah gafurdur, rahîmdir." (el-Mümtehine, 7)

Ülkemizdeki, içimizdeki, aramızdaki din düşmanlarıyla, dîne karşı tavır alanlarla bir husumet içindeyiz. Onlar hakkında kızgınız, çoğu kez siyaset vb. şeylerle de karışan bir öfkeyle onlardan ümidi kesmiş bir hâlet-i rûhiyeye kapılabiliyoruz.

Hâlbuki bu âyet-i kerîmenin dikkatimizi çektiği, «ilâhî kudret ve gufran ve rahmet» şuuru ile daima onlar hakkında hidâyet temennîsi ve bu yolda kazanma hedefli tebliğ gayreti içinde olmalıyız.

Allâh'ın kudretinden ümitsiz olamayacağımıza göre;
Bize yakışan kahır ve lanetten ziyade, mağfiret ve rahmet olduğuna göre...

Nitekim bu âyet tahakkuk etti. Mekke'nin fethini müteakip 1-2 sene içinde, Mekke, Taif ve bütün Arap Yarımadası îmân ile nasiplendi.

Darısı başımıza... 

KELLEYE DAİR


Büyük meydana düştüm, uçtu fildişi kulem;
Milyonlarca ayağın altında kaldı kellem. (Necip Fazıl;)

Kadir Mısıroğlu, Necip Fazıl'ın bu beytini eleştirerek "Kelle hayvan başıdır, ancak tahkir için söylenir." diyor. http://videonuz.ensonhaber.com/izle/kadir-misiroglu-nun-necip-fazil-yorumu dakika 12:00 civarı.

Birincisi, Muhasebe şiirinde Necip Fazıl, mukaddes çile karşısında, fildişi kulesini terk edip meydana inmek, cüce sanatkârlığı terk etmek durumunda kalan bir münevveri, kendini anlatıyor. Bu kullanış, Mehmed Akif’in şu nüktesinde de görülür:

– Dayak «amentü»ye girdiyse, benim karnım tok.
Gül değil, kıl bile bitmez sopa altında! – Hele!
– Öyle olsaydı, şu karşındaki yalçın kelle,
Fark olunmazdı Kızanlık'taki güllüklerden!
Bu dayak faslı da aç karnına bilmem nerden?

İnsan durduk yerde başına kelle demez. Fakat bir insan başı, bir meydanda, milyonlarca ayağın altındaysa elbette kelledir! Yuvarlanan bir kelle!..

Zaten kelle vermek, kelle koltukta döğüşmek gibi deyimlerimizde de koparılan, yuvarlanan baş, kelledir.

Nitekim Necip Fazıl’ın anlatışında da bir karikatürize ediş var. Bu tahkirden bir şubedir. Burada kelle kullanılışı, belâgate uygundur.

Kaldı ki, kelle kelimesini şu misallerde insan başı olarak hiçbir tahkîr olmaksızın kullanılmış görürüz:

Her bir nigeh-i mestine bin kelle fedâdur (Mezâkî)

Nice yüz bin kelle-i Mansûr’dan kandîli var,
Çarh ile encüm olamaz hemser-i eyvân-ı şer’

Necip Fazıl’ın kullanımına benzer başka kelle kullanımları:

Edîbî:

Zahm urdı bir eser kodı kellemde tiğ-i yâr
Şemşîr-i tîrinün başum üstünde yeri var...

Fehîm-i Kadîm:

Mihr ü meh sanma, felek bîm-i hadeng-i âhdan
Eksük itmez kellesinden iki miğfer rûz u şeb

“Feleğin bedduâ oklarının korkusundan, kafasından gece gündüz eksik etmediği miğferidir, ay ve güneş; başka bir şey zannetme...”

4 Ocak 2013

20 Ağustos 2017 Pazar

HADÎSİ REDDETMEK UĞRUNA 

YAHUDİYİ KUCAKLAMAK!..



Namazı yahudilerden öğrenmişmişiz...

Bu propaganda, "Muhammed, İslam'ı yahudi ve hıristiyanlardan aldı" iftirasına hizmet etmeye götürecek, kaillerini... Turan Dursun'lardan, Goldziherlerden, oryantalist hezeyanlardan bu propagandanın asıl faillerinden, haberleri yok çünkü...

Halatın iplerini tek tek koparıyorlar. Hadisi koparmak için Kur'ân'ı feda ediyorlar. Peygamberin sözlerini dışlamak için risaletini dışlıyorlar haberleri yok.

Kur'ân tarihi okurken-okuturken, Arapların ümmîliğini, Peygamberimiz'in hiçbir yabancıdan telkin almadığını okumuyor muyuz? Mekke'de hangi yahudiden bahsediyorsunuz?

Peygamberimiz'in aşura orucunu bile uygulama farkıyla tatbik ettiğini anlatmıyor muyuz? Şimdi namazı yahudiden öğrendi iftirasına çanak tutacağız öyle mi?

velakad na'lemü ennehum yakulune innema yuallimuhu beşer! 

"Şüphesiz biz onların: «Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor» dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır." 
(en-Nahl, 103)

Bu kimselerin arasına karışmış oluyorsunuz.

KUR'ÂN ÖNCESİNİ TASDİK ETMEZ Mİ? 


Kur'ân'ın "musaddikan limâ beyne yedeyh ve müheyminen aleyh" sıfatları var. Yani bu münasebette İslâm edilgen bir pozisyonda değil, etken, seçen, düzelten, yanlışı kaldıran bir rolü var. 

"Doğrusu bu Kur'an, İsrailoğullarına, hakkında ihtilâf edegeldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır." (en-Neml, 76)

Bu rol kabul edilirse, yine bu vazifenin Sünnet-i Rasulullah'a düştüğü kabul edilmek zorunda kalınır. Çünkü bu tafsilât yine Kur'ân'da yoktur. 

Yani Allâh'ın emrettiği namazdan yahudinin elinde, hıristiyanın elinde ne kalmıştı? 

Nereleri tasdik edilecek, nereleri düzeltilecekti? 

Bu vazifeyi de Hz. Peygamber yaptı. Elinde ve gönlünde Kur'ân ile vahiy ile bu vazife O'nun idi. 

Nitekim Kur'ân-ı Kerim, orucun bizden öncekilere de farz kılındığını bildiriyor. Lâkin hıristiyanın orucu perhize dönüşmüş. Hayvanî bazı gıdaları yememek şeklinde bir oruç tutuyorlar. Kur'ân'ın oruca dair verdiği bilgi son derece mahdut. Gerisi Peygamber -aleyhisselâm-'da...

İslâm'ın her şeyi orijinaldir. Mekke'de hac hep oldu. Hz. İbrahim'den beri... Ama hac için de cahiliyyeden aldı demiyoruz. Çıplak tavaf, bozuk telbiye, putlara kurban gibi bütün bozukluklar atıldı. Tertemiz düzgün din ve ibadet ikame edildi.

Hiçbir sahabî; 

"Biz zaten ibadetleri biliyoruz!" diye bir ukalalık yapmadı Allah Rasûlü'ne... Daima gözünün içine baktılar. Tek tek sordular. Tâbi ve teslim oldular.

İSRAİLİYYAT ve YAHUDİLEŞME(!)Yİ GÜYA TENKİT EDİYORKEN?


Bir başka çelişkisi bu düşüncenin, uydurma bulaştı diye hadisi reddederken tamamı tahrif gölgesindeki bir külliyata yaslanmak?

Bu iddiayı dile getirenlerin, müslümanların yahudileşme temayülünden, âlimlerin İsrailiyyat'a itimat etmelerinden şikâyet etmeleri ise muazzam bir tenâkuz...

CİHANŞÜMUL BEDEN DİLİ


Budist'in oturuşu, Hindu'nun zühdü, Şintoist'in abdesti, İnka'nın kurbanı, Hıristiyanın perhizi herkesin bir şeyleri benzeyebilir. Son derece basit benzerlikler bunlar. Kaynak aynı ama bulanmış, tahrif edilmiş. 

Bugün birine yalvaran bile ayağına kapanır. Valinin yanına giren elini yüzünü yıkar, kendine çekidüzen verir. Bunlar insani beden dilinin ibadetteki yansımaları.

Namazı yahudiden almış öyle mi?

Madem fatiha ve zammı sureleri de yahudilerden aldı deyin de bitirin bu işi!..

SAMİRÎLER GERÇEĞİ


Kaldı ki namazı bize benziyor dedikleri grubun, yani Sâmirîlerin, İslâm'ı taklit ettiği yönünde yorumlar da var. Bugün videolara mevzu olan, namazı müslümanlara benzeyen grup, Samirîler... 




Samirîler, yedinci asrın ilk yarısında Müslümanların idaresinde yaşadıkları için, onların İslâmî ibadet şekillerini aldıkları düşünülebilir. 

(Gavurun dile getirdiği diğer ihtimal, bizim Kur'âncıların dediği gibi nesilden nesile intikal değil tabiî ki... İslâm'ı suçlayan oryantalist iddiası, yani hadisi dışlayacağım derken, İslâm'ı alıntı din hâline getirmiş oluyorlar.)

Samaritan denilen grubun eklektik ve taklitçi bir grup olduğuna dair Google Books'ta başka malûmata da ulaşılabilir. 

Namazı yahudilerden aldığımız iddialarını dile getirenlerin, bahsettiği haham Ben Abrahamson ise zaten diyalogçu, bu benzerliği göstermeye kendini adamış bir şahsiyet:


NÜBÜVVETİ İNKÂR RİSKİ


Küfr de çeşit çeşit...

Uluhiyeti inkâr

Nübüvveti inkar...

Âhireti inkâr...

Kaderi inkâr...

Kur'ân'da yeri göğü yaratanın Allah teâlâ olduğunu kabul ettiği hâlde, gönderdiği elçiyi kabul etmeyen kâfirlerden çokça bahsolunur. Bugün Efendimiz'in risaletini inkâr yönündeki gayretler, diğer sahalara da sıçrıyor. Çünkü edebî bir îcâz üslûbundaki Kur'ân, en salahiyetli tefsiri olan sünnet zırhıyla korunmazsa, her tarafa çekilebilir. Bu bir zaaf değil imtihandır. (Al-i İmran, 7) Tarihte bozuk fırkaların tamamı kendilerine Kur'ân'dan güya delil bulmuşlardır. Ama sünnette bunu yapamazlar çünkü o Kur'ân'ın fiilî tatbikatıdır.

***

18 Ağustos 2017 Cuma

Talat Sait Halman 


Talat Sait Halman vefat etmiş.

Türkçeden İngilizceye Yûnus'u, İngilizceden Türkçeye Şekspir'i çeviren, 12 Mart sonrası hükümetin kültür bakanı, Robert Kolej hocası...

Kendini tam bir mü'min görmeyen bir edebiyatçı.

"Namaz kılmıyorum, oruç tutmuyorum ama birçok Müslümandan daha faziletli insanım diyebilirim. Bütün dinleri özümseyerek ben kendime din dışı bir ahlak felsefesi oluşturdum. Tasavvufla çok derin bağlarım var. İslâmiyet'i, tarihi ve felsefesi ile çok iyi biliyorum."

Dedesi Tahsin Paşa'nın kardeşi Cemal Bey'den gelmiştir bu istek:

"Cemal bey, tamamiyle laik bir eğitimle büyütülmemizden tedirgindi. Bir gün annemle Mahmud'un (Tali Öngören) annesini çağırdı:
'Çocuklar yeteri kadar Müslüman olarak büyümüyorlar. Ben onlara bir hoca buldum. Ama kocalarınıza söylemeyin.'

Çünki babam o sırada yeni amiral olmuş Gölcük'te donanmada, Mahmud'un babası da Kars Mebusu olarak Meclis'tedir. Biz öylece Cemal Bey'in Sirkeci'deki yazıhanesinde perşembe günleri ders alırdık. Sonra bize ders veren hocanın Heybeliada'da başka çocuklara girdiği derste ihbar sonucu yakalandığı haberi geldi. Eğer Cemal Bey'in yazıhanesi basılıp Sait Paşa ve Baha Tali Bey'in çocukları din dersi alırken yakalansaydı Baha Tali Öngören CHP'den ayrılmak zorunda kalırdı. Babamı da herhalde donanmadan çıkarırlardı."

Belki de büyük amcanın bu gayretine borçlu olduğumuz, beni / bizi alâkadar eden bir tarafı vardı Halman'ın:

Aruza, divan edebiyatına olan muhabbeti.

Bir mülâkatında, "Divan edebiyatı zor değildir. Bir KPDS imtihanı için 5-6000 kelime öğrenen bir öğrenci, Divan edebiyatı için 1000 kelime öğrenebilir." diyordu.

Rubâîler, beyitler, dörtlükler, müfredler yazıyordu.

Gerçi onun ağzında da aruz, Tevfik Fikret'in ağzındaki gibiydi. Rûhen bizden kopuk. "Tanrı"sıyla problemli...

Fakat onun anladığı gelenek tasavvurunu, şeklin "öz" mânâsını, biz birçok "müslüman"a anlatamadığımız için, Halman benim için anlamlıydı. Müfredler yazdım meselâ...

Âsûdeliktir arzumuz âvârelik değil...

Özü geçmiş bir özgeçmiş mi ömür?

gibi... (tek mısralık müfredlerden Şeyh Galib'te de var. Halman'da, Şeyh Galib'i, Divan'ın son büyük şairi değil, Modern şiirin ilk şairi görme temayülü var.)

Dînince dinlensin...

Son zamanlarda muhafazakâr iktidarın gençlik uzantılarının yedirmeye çalıştığı Yedi Güzel Adam'dan bazılarıyla da ilginç münasebetleri varmış bu kültür bakanının. Yedi Güzel adam edebiyat sahasında, Osmanlının son unsurlarını yıkma vazifesini deruhte eden "yeni" "yazıncı" "solak" neslin taltiflerini pek dikkate alırlar. S. Karakoç'un Varlık'taki Balkon'u gibi, Nuri Pakdil'in "Öz" Türkçeye dümen kırması gibi (o yapınca secde ettirmek mi oluyordu?), Zarifoğlu'nun bu apoletli bakana "beni yatıştırın, noldu bizim antoloji..." hitapları da acıdır, insanı acıtır.
http://www.dunyabulteni.net/…/talt-sait-halmanin-dusundurdu…

14 Aralık 2014

Âh Âkif...


Yıllar önce okuduğum Alev Alatlı'nın romanından bir mevzu kalmış aklımda. Dağılan Türkiye'de bir müşterek arar: Bula bula turnayı bulur. Türkülerdeki turnayı...


Mehmed Âkif, bu memlekette artık çok nadir bulunan bir müştereğimiz...


Kimisi Milli marşın şairi, okulda levhası asılı bir amca diye... Kimisi İslâm şairi diye... Kimisi millî mücadeleye katılmış bir kahraman olarak... Kimisi de gerçekten güzel ahlâkıyla, şahsiyetiyle sever Âkif'i...


Fakat


Şimdi ilâ mâşaallah, ortalık Molla Kasım dolmuş. Oturmuşlar zaman nehrinin kenarına, Safahat'ın yapraklarını koparıp koparıp atıyorlar...


Bir müşterek değerimiz kalsaydı... Olmaz mıydı!

Kadere dil uzatıyormuş... Koca Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi, o satırları okuduğunda böyle bir tenkit ileri sürmüyor.


Tâif dönüşü Efendimiz’in duâsını bilir herkes... Şu kısmını biliyor muydunuz:

“Sen beni kimlerin eline bırakıyorsun? Senden uzak olan ve beni gördükçe suratını asan haşin kimselere mi? Yoksa davamda bana üstün getireceğin bir düşmana mı?”


Naz makamını, niyaz makamını bilmeyen tuzu kuru molla kasımlar!.. Âkif, bir Rumeli İslâm Devleti olan Osmanlının çöküşüne şahitlik ederken yazdı o satırları... Müslüman kadınlar gemilere bindirilip fuhuşhânelere götürülürken yazdı.


Milletin inkırâzından bahsedildiği için “Irkıma izmihlâl yok!” dedi. Osman Gazi’nin türbesine Yunan çizmesi değdiği için “Korkma!” dedi.


Abduh’u uzaktan tanıyordu. Mısırlı İslâm şairi Ahmed Şevkî nasıl uzaktan, M. Kemal’i mücahid zannederek öven şiirler yazıyorsa, Âkif de uzaktaki Abduh’u methetmişti o kadar.


Âkif’e mealci diyene bile rastladım! İnsaf yahu!.. Mealcilere hizmet etmesin diye mealini, emeği ateşe teslim eden adama bu iftira atılır mı!

Abdülhamid’e ta’nından geri dönmemesini ise ben, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki batılılaşmayı temkinle takip eden müslümanların umumî tavrından bir parça olarak görüyorum. Ne Ahbes’i kötüleyecek, ne de Abdülhamid’e sahip çıkacak vaziyette değildi. Siyasî istinadı olan Ali Şükrü öldürülmüştü. Bu sebeple Akif Mısır’a kaçmıştı. Aklî dengesini yitirmiş karısıyla Mısır’da sürgün hayatı yaşarken, çocuklarına dahî sahip çıkamadı.


Bu cengâver, muvahhid, lafızcı, kelamcı ve Abdülhamid dostlarının âbâ ve ecdâdı keşke sahip çıksaydı da Akif vatanında oturup hatalarını tashih edebilseydi...


Müşterekler bulmak zordur. Yerdekileri yok edip gökte aramayalım müştereklerimizi...
x

17 Ağustos 2017 Perşembe


HESAP-KİTAP


Facebook'ta neşrettiğim tekrar ulaşması zor olan mütalâalarımı bu bloga Kâf-ı Kanaat adı altında dercetmeye başladım. 
Ziyan olmasın deyu... 

Seri makalelerimin bağlantıları:


https://www.yuzaki.com/yuzakidergisiyazarlarimiz/makaleler/mustafa-asim-kucukasci-tum-yazilari/

http://islamihayatdergisi.com/yazarlar/detay/mustafa-asm-kka

Hat çizim çalışmalarım:

https://tr.pinterest.com/mkkac/

Facebook hesabım:

https://www.facebook.com/SairTali

Twitter hesabım:

https://twitter.com/sairtali

Birkaç seslendirilmiş makale vs.:

https://soundcloud.com/mustafa-as-m-k-ka-c

Kitaplarım:

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.feyzem.ekitap.kiyametikoparan&hl=tr



AKADEMİK CEHÂLET MİSALLERİ



O ZAMANLAR BİLMİYORDUK



Prof. Mehmet GENÇ, bağlantısı verilen mülâkatta diyor:

"Barkan böyleydi, bilmediklerini kendi gayretiyle bilmek isteyen, araştıran bir insandı. Onun için gece gündüz çalışıyordu. İlimden başka bir kaygı taşımıyordu. Sonra okuduk, bunun ayet olduğunu öğrendik. O zamanlar bunu bilmiyorduk: “İlmi isteyene veririm.” demekle ne kastedildiğini, haddimiz olmayarak sonradan anladık."

Acı olan aynı mülâkatın içinde, Alman filozofu Fransızca tercümesinden okumanın hata olduğunu söylüyor bu büyük sosyal bilimci profesörümüz. Fakat hadis dahî olmayan, halk ağzı bir bilgiyi âyet zannediyor.

***

BUHRANLI ÂYET (!)


Edebî bir akademik makaleden okuyoruz:


Terci-i Bend, bu anlamda devrinin tipik felsefî buhranlarını yansıtan bir şiiridir. Bu buhran ve hayret hali, bendleri birbirine bağlayan ve Kur’an’dan alınmış şu ifade ile sürekli yinelenir:
Subhâne men tehayyere fi sunuhi'l-ukûl


"TurkishStudies International Periodical For the Languages, Literatureand History of Turkish or Turkic

Volume 4/3 Spring 2009"
Ömer SOLAK, "Ziya Paşa’nın Terci-i Bend’i ve Tanzimat Neslinde İlk Tereddütler" s. 2003.
http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20EDEBIYATI/omer_solak_ziyapasa_tanzimat_tereddutler.pdf

DÜZELTELİM:

Bu ifade Kur'ân'dan alınmamıştır. Doğrusu şöyledir:


Sübhâne men tehayyera fî sun‘ihi’lukûl
Sübhâne men bikudretihî ya’cizu’lfuhûl
“Sanatı karşısında akılların hayrete düştüğü, kudretiyle en üstün âlimleri bile âciz bırakan Allah Teâlâ’yı tesbîh ederim.”
 Buradaki hayret, beğenmek ve büyülenmekten gelen bir hayrettir. Buhran hâli değildir. 

***
İSLÂM (KELÂMCILARININ BAZILARI) ANSİKLOPEDİSİ

İslam Ansiklopedisi Deccal maddesi
Cümle şu:
Kâmil Miras’a göre deccâl tek bir kişi olmayıp küfrün sembolüdür ve küfrü yayan herkes deccâldir (Tecrid Tercemesi, IX, 184)
Kaynak verilen sayfa ekte. Allah rızâsı için bu sayfadan bu mânâ çıkarılabilir mi? Şârih'in verdiği lugavî mânâdan itikadî görüş mü çıkarılıyor? Kaldı ki küfür kelimesi hiç geçmiyor. Aldatıcılık geçiyor. Aşağıda en azgın deccal diye asıl malum deccali de kabul etmiş.

Edit: Madde değiştirilmiş:
Muhammed Abduh deccâl inancını İslâm’a karşı uydurulmuş bütün yalan ve kötülüklerin sembolü olarak kabul ederken (a.g.e., III, 317), Kâmil Miras da benzer kanaati benimsemiş gözükmektedir (, IX, 184).

***
Afrikalı müslümanlar Avrupalı sömürgecileri deccâl olarak görmüşlerdir. 1927’de yayımlanan bir İngiliz hükümet raporunda bu inancın Afrikalı müslümanları ayakta tuttuğu belirtilmiştir (Sarıtoprak, s. 47).

Mehdi inancının da doğru şekli;
"Allah nûrunu tamamlayacaktır."
"İstikbal İslâm'ındır." şeklindedir. 
Nitekim bazı Hak dostlarının Mehdî için maddî hazırlık bile yaptıkları rivâyet olunur. Asıl hazırlık ise nesil yetiştirmektir. Kıyâmet kopsa dahî elindeki fidanı dik." buyruğunda olduğu gibi, kıyâmet alâmeti nevinden sayılan onca sıkıntıya mukabil umut hiç bitmeyecek, altın bir çağ da yaşanacak müjdesidir.
Ümmetin sonu da hayırlı olan bir yağmura benzetilmesi, âhirzamanda Efendimiz'in kardeşleri olarak vasfedilen bir neslin yetişecek olması, Roma gibi yerlerin tekbirlerle (savaşsız, gönül fethiyle) fethedilmesi, bu kabildendir.


***
Fetö kurucusunun mehdi mi, mesih mi, hızır mı salih zat mı hepsinin daha bir üstü mü olmaya soyunduğuna dair tartışmalar yüzünden, Mehdî, Nüzul-i İsa gibi hususlarda tenkitler ileri sürülüyor.
Özetle;
"Mehdî beklersen olacağı budur." diyenler var.
Hâlbuki, Mehdî yeni bir şeriat getirmeyecek, yeni bir din ortaya koymayacak. Hz. İsa da yeni bir şeriat getirmeyecek.
Allah Rasûlü'nün ikmâl olunan dîni olan İslâm üzere hareket edecekler. Dolayısıyla, elimizde herhangi bir şahıs hakkındaki kriterimiz neyse Mehdî veya İsa olduğunu iddia edecek sahtekâr yahut hakikî bir şahıs hakkındaki kıstasımız da o olacak.
Yani korkacak bir şey yok.
İslâm Ansiklopedisinin Mehdi maddesi -birçok kelâmî maddede olduğu gibi- ciddî şekilde tarafgirce yazılmış.
Buhari ve Müslim'de Mehdî kelimesi geçen hadis yoktur şeklinde bir hile yapılmış. Çünkü Mehdi'den "Mü'minlerin imamı" şeklinde bahseden rivâyetler Buhari ve Müslim'de var. Yine Buhari, Müslim ve İ. Malik titiz diye methediliyor. Acaba bu hocamız, bu zatların kitaplarındaki fiten vb. her hususu delil olarak kabul ediyor mu? Yoksa işine gelince titiz hadisçi almamış, işine gelmeyince zaten hadisler şöyle böyle mi diyor?
"Emevîler hadis uydurmuş, Abbasîler hadis uydurmuş" gibi müptezel oryantalist iddiaları zikretmiş. Okur güvenirsen zannediyorsun ki hepsi zayıfmış, hepsi mevdû imiş...
Hâlbuki Ebubekir Sifil Hoca, ekteki yazısında hadislerin mütevatir olduğunu söyleyen birçok âlim sayıyor.
Yine bu maddede "teşeyyu' ile tasavvuf arasındaki ilişki sebebiyle" denilerek İbn-i Arabî, Mevlânâ ve diğer mutasavvıflar, İsnâaşeriyye görüşünde imişler gibi sunulmuş.
Buna karşılık bir avuç isim zikredilip bu âlimler mehdiyi reddediyor denmiş. Sayılan isimler ya mu'tezile, ya modernist... Üstelik üç beş kişi.
Maddenin sonunda yazmak zorunda kaldığı literatürün adları bile madde yazarını âdeta protesto ediyor.
Hâsılı, halka "alın İslâm'ı sağlam kaynaklardan okuyun" diye internette umuma açılan, cami cemaatlerine zorla satılan bu ansiklopedideki Mehdî maddesi tekrar yazılmalı.
Her türlü görüş tarafsızca zikredilmeli. Mutezile ve modernistler böyle diyor, hadisçiler böyle diyor diye ortaya koymalı.
Bir başka teklif olarak, madem böyle tarafgirlik yapılacak Mehdî maddesi hadisçiler gözüyle, modernist kelâmcılar gözüyle, mâtüridî âlimler gözüyle ayrı ayrı yazılmalı. Bazı maddelerde bu yapılıyor. Yahut da ansiklopedinin adı İslâm'ın Bazı Kelâmcıları Ansiklopedisi olmalı.
https://ebubekirsifil.com/dergi-yazilari/kiyamet-alametleri-mesih-mehdi-semerkand-dergisi-aralik-2006-arsiv/ 

TARİH DÜŞÜRME ŞİİRLERİM



MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİ’NİN
HAKK’A İRTİHÂLİNE TARİH
«Dön!» dedi, katına Vedûd,
Döndü Mevlâ’ya, Şeyh Mahmûd...
Ali Haydar Efendi’nin,
Yoludur menzil-i maksud...
Ulûm-i dîne hizmeti,
Cümle âlemlerce meşhud.
Eyledi sünneti ihyâ,
Olmuş iken sanki mefkud...
Gayret ufku gayr-i mahdud,
Muhibbânı gayr-i mâdûd...
Nûrânî yüz, pür tebessüm,
Olsun ebedlerde mesûd...
Eyledi tevbeye irşâd,
«Mazhar-ı afv ede Mâbûd» 1443
«Âb içire Kevser’inden;
Sâhib-i Makām-ı Mahmûd j» 1443
مظهر عفو ايده معبود
اٰب ايچيره كوثرندن
صاحب مقام محمود



HÂFIZ NİHAT TEMEL HOCAMIZIN İRTİHALİNE VEFAT TARİHİ
Bir bülbül idi şakıdı,
Ömrü hep ecri dokudu,
Son bir ve'l-asr'ı okudu,
Uçtu hafız Nihat Temel...
Hayatı taat üzere;
Geçti hafız Nihat Temel...
Bingöl'den geçip Kevser'e;
Göçtü hafız Nihat Temel... 1443 (mücevher tarih)
بر بلبل ايدى شاقيدى
عمرى هب اجر دوقودى
صوك بر والعصر اوقودى
اوچدي حافظ نهاد تمل... ١٤٤٣
حياتى طاعت اوزره
گچدي حافظ نهاد تمل... ١٤٤٣
بيك گولدن كچيب كوثره
گوچدي حافظ نهاد تمل... ١٤٤٣

Sezai Karakoç'un vefatına kendi mısraıyla tarih:

اه بني اورسه لر بر قوش يرنه Ah beni vursalar bir kuş yerine... 1443


Yusuf Ziya ÖZKAN'ın vefatına tarih:

Göçtü lâkin sustu sanma Yusuf Ziya Özkan,
«Dü cihanda hoş sadâsı Hakk'a hâlâ lisan!» 1443


Hicrî Yeni Yılınızı
Tebrik Ederim
.
1443'e lafzî ve mânevî tarih...
Gelsin mazlumlara güç
Şimdi Bin Dört Yüz Kırk Üç...



Edebiyat yolu, dünyadan Maraş'a gider. Edebiyat yolu, Maraş'tan dünyaya değer. ادبيات یولی دنیادن مرعشە گیدر ١٤٤٢ ادبیات یولی مرعشدن دنیایە دگر ١٤٤٢




28 Şubat Kararlarını Uygulayan Başbakanın Vefatına Tarih
Bu vatanda din unutulsun istedi haçlılar,
Bunu kim yapar diye baktılar, seni buldular...
Sana koltuğun bedeliydi hakkı yasaklamak,
Sana düştü zorlu gününde dîni bıçaklamak!..
Kamudan başörtüsü tard edildi cürüm deyip,
Önü ardı kestirilip kapandı imam-hatip...
Bale kursu hür, Kuran öğretenlere inzibat!..
Ne gerek uzun lafa ismi: Yirmi sekiz şubat...
Yarasaydı kastına mâni olmayı isteyen...
Bu nasıl azim! Yine sen şu herzeyi söyleyen:
“Bitecek de olsa siyâsetim, öderim bedel!”
O kadar da geçmedi düştü şapka göründü kel...
Çevirip de devri imam hatipli şu hemşerin.
Seni gömdü târihe, bitti türlü emellerin
«Ebedî» hüküm katılıp cenâzene der: Sığın!
«Ya esas hayâta da mâl olur ise yaptığın?»

2003+17=2020

يا اساس حياته ده مال اولور ايسه ياپديغك

ابدى

Vezni: mütefâilün / mütefâilün /

mütefâilün





Ayasofya’nın açılması sebebiyle Yunanistan’da bazı kiliselerin bayrakları yarıya indirmesine tarih.


Kendini kaplan sanan, zavallı bir kedi,
Megalo hayali hiç bitmeyen zibidi,
Sana hiç yaramadı Avrupa kucağı,
«İndirmişken bayrağı, babana dön hadi!» 2020
اينديرمشكن بايراغي باباكه دون هادى


AYASOFYA

Rabbim ettin ihyâ,
Lutfunla bu mihrab
Döndü nur faslına...
"Tıpkı Ayasofya,
Gibi dönsün ya Rab,
Milletim aslına..." 1441
طبقى اياصوفيه
كبى دونسون يا رب؛
مـلـتـم اصـليـنـه... ١٤٤١

Haydar Baş vefat etti dediler, «Üç»ler çıktı da gitti dediler, Şöyle yazıldı tarih yaftası: «Şefaatçisi ola atası...» 1444-3:1441 شفاعتجيسي اولا آتاسي

Süleyman Ârif Emre'nin vefatına tarih:

لبلرنده عزم سبحان ويردى عارف امره جان

Leblerinde azm-i Sübhân, verdi Ârif Emre, cân... 1440


Mehmet Şevket Eygi'nin vefatına tarih:
Mehmet Şevket Eygi, bir beyefendi,
Şuurla, irfanla, candan bezendi...

Yeni harfte, kadim kitaplar kayıp,
Çalıştı, neşrine ömür adayıp.

Basınla çağırdı, Dîn-i Ahmed’e,
Mü’minler fecirde koştu mâbede...

Kaleminde dâim, şu iki kanat:
Ehl-i sünnet ile estetik, sanat...

Hassas, titiz, zarif, lâzımsa keskin,
Dâimâ müstakim, mümtaz ve mü’min... 

«Takvimden Yapraklar» erdi hitâma,
«Sönmez Bedir» doğsun, Dâru’s-Selâm’a...

«İki» duâ gelip, tarihi verse:
“Takvimden son yaprak göçtü firdevse...” 1438+2

كوچدى تقويمدن صوك يابراق  فردوسه

-Üstad Kadir Mısıroğlu’nun vefatına tarih-


Kadir Gecesi bir yiğit geldi dünyâya,
Adadı ömrü, çiğnenen hakkı ihyâya...

Yazdı, anlattı, haykırdı, yasak gerçeği,
Sebil eyledi, hayatı yüce dâvâya...

Sahip çıktı ecdadına, hakkı söyledi,
Sahip çıktı has Türkçeye, hak elifbâya...

Hapis, gurbet, küfür, alay... Çektiği çile,
Yetmiş kitap yazdıysa da sığmaz imlâya...

Onu deli zannedenler belki de haklı,
Ondaki Mecnunca aşkı, sorun Leylâ'ya...

Kırk yıl önde basîreti, keskin zekâsı,
Bugün eğri diyen, gelir yarın hizâya...

Putlar kırdı hitabeti, Nemrut’u yıktı,
Son seferi olsun yâ Rab, Gül-i Rânâ’ya...

Vasiyete muvafıktır, fevtine tarih:
«Bir Osmanlı Münevveri göçtü ukbâya...»

بر عثمانلى منورى كوچدى عقبايه

1440

***

Ekrem İmamoğlu'nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasına tarih:
Netice açıklandı,
Şaşırdı bizim takım:
«Ekrem İMAMOĞLU mu?»

Demek millet inandı,
Göreceğiz bakalım;
«Ekrem, imam oğlu mu?» 1440

اكرم ، امام اوغلى مي ؟

1+20+200+40+1+40+1+40+1+6+1000+30+10+40+10

Tarih düşürme edebî bir sanattır. Bu cümle, hem bu neticeyi beklemeyen Ak Parti tabanının şaşkınlığını, hem de Yasin okuyarak, ılımlı mesajlar vererek, soy ismini vurgulayarak gelen Ekrem beyin Chp'nin kadim siyasetini mi, yoksa o verdiği mesajların çizgisini mi sürdüreceğine dair merakı ihtiva etmiş oldu.

Daha garip olan, Ekrem İmamoğlu ifadesi 1390 ediyor. Bu da kendisinin hicrî doğum tarihi... İlginç.

Seçim iptal oldu. Tekrar kazandı.

***


31 Mart 2019 seçimlerine tarih düşürme sanatıyla bir tarih: 

Bu seçimde seçmen ders verdi, verecek tarzı yorumlar çok idi. Fakat şimdi, Belediyenin sosyal tesislerinde içki satılır mı? Hdp'ye neler verilecek gibi endişeler içinde. Demek ki ders vermenin içinde almak da var. Kaymak, sütün kaymağı. Toplum olarak ne isek idarecilerimiz de o. 

Nâkıs tarihlerde eksik rakamı eklemek veya çıkarmak için, üçler çıktı, yediler geldi vb. ifadelerle bu düzeltmeye işaret edilir. Yoksa bizim ebcedin ezoterik bir mesajla alâkası yok. 

Üçler ki çıkıp verdi seçim târihini,
«Seçmenler alır dersi vereyim derken...» 1443-3=1440

اوچلر كه جيقيب ويردى سچيم تاريخينى
سچمنلر آلير درسى ويره يم دركن

***

Naim Süleymanoğlu'nun vefatına:

Affet yâ Rab, Naim kulunu,
Göğsünde madalya, îmânı,
Kolaylaştır cennet yolunu;
"Ağır gele ümid mîzânı..." 1439

آغير كله اميد ميزانى


***

Batı medyasının 16 Nisan Referandumuna müdahale çabaları ve Avrupa devletlerinin Türk bakanlarına karşı engelleyici çirkin hareketlerine tarih:
Hâdisâta mânâ vermen, tarihine bağlıdır: «Ey evlât! Sen Osmanlısın, Avrupa da haçlıdır!» 2017
اى اولاد سن عثمانليسك اوروپا ده خاچليدر! ٢٠١٧
*** Fidel Castro’nun vefatına tarih Fidel’in fevtine tam tarih düştüm: «Düşmanıma düşman olana dostum!» 1438 دشمانمه دشمان اولانه دوستم
*** "Üç" vakte kadar: "Fetoş'a trampa" 1435+3 فتوشه ترامپا
Trampa: Değiş tokuş, takas. *** İslam Kerimov’un vefatına: Hasm-ı İslâm, nâ-Kerim bir aç köpek! (1437) *** Üstad Halil İnalcık’a yâ Rabbi, lutfu saç, Târih kokan hazîrede bahşeyle bir siraç, Târihçinin vefâtına târîhimiz duâ: «Şeyhu'l-müverrihîn’e, İlâhî, cinânı aç!..» (2016) شيخ المورخينه الهى جنانى آج Prof. Dr. Halil İnalcık'ın vefatına tarih. *** Haçlı-sever hâini, sahtekârı dışladı, «Haşhaşi»ye «Mehmetçik» demedi Anadolu'm! Kazan kaldıranları, hilesinde haşladı, «Darbe-i maklûbeyi yemedi Anadolu'm!» (1437) ضربه ء مقلوبه يي ييمه دى آناطوليم *** 17-25 Aralık Darbesine tarihler: Vâiz-i düşmen-i dîn: 1435 واعظ دشمن دين Gaddarlar 1435 غدارلر *** Muhammed'dir hem Ali Çelik îman yumruğu... O kol, şerrin katili, Nakavt iblis kuyruğu! Uful etmiş kandili, Duyup Hak'tan buyruğu! Bu dem almış Yâr gülü: "Çelik îman yumruğu" 1437 جليك ايمان يومروغي ***
Marmara İlahiyatta hadis derslerinden tefeyyüz ettiğimiz
Nebi Bozkurt hocamızın vefatına târih:

Hitâm-ı ömrüne târih, hayâtı gibi:
Nebî Efendimiz'in hizmetinde Nebî...

ختام عمرينه تاريخ حياتى كبى
نبى افنديمزك خدمتنده نبى
١٤٣٩

***
Bir nesle üstad Bekir Topaloğlu rehberdi Bereketli bir ömrü ilm u irfana verdi, Vefatının tarihi oldu Tâlî'den dua: «Matüridiyyîn pîri iyd-i yakîne erdi!..» 1437 ماتوريديين پيرى عيد يقينه ايردي *** Mustafa Sabri Erdoğdu hocanın vefatına tarih: Fevtine târih, ömrüne vefk, “Rahle başında rıhlet-i sıdk.” 1437 رحله باشنده رحلت صدق *** MARMARA İLÂHİYAT FAKÜLTESİ CAMİİ’NE TARİH -1000 yıllık kırlangıç çatı geleneğinin kullanıldığı yeni inşasına- Marmara Câmiine; Cevher dolu define, İlim dolu zemîne, Fîrûze bir başlangıç… Her yanda şerâreler, Secdelerde çâreler, Nûrânî minareler, Çekmiştir cehle kılıç, Hümâ gölgesi bu yer, Ey ankā kanadın ger, «Üç»ler gelip dediler: «Yuva yaptı kırlangıç» (1434+3=1437) يووا ياپدى قرلانغچ *** Süleyman Demirel’in vefatına tarih: İşte çağdaş bir ölü! (Mücevher 2015) *** HDP’nin %10 barajını aşmak için cinsî sapıklarla ittifak etmesine nâkıs tarih: Maksat çoğalmak, çok görünmekmiş, Üst üste çıkmış kör harâmîler... Târîhe düşsün, ekleyin «kahr»ı; +305 «Birleşti cânîler ve lûtîler!..» 1131+305=1436 ***
Ahmet DAVUDOĞLU'nun Başbakanlığına İki Tarih:
Başbakanlık artık; "Sadr-ı azamlık..." 1435
"Taşkentli Ahmed Paşa Dersiyle geçti başa..." 1435 طاشكندلي احمد باشا درسيله كجدي باشه صدر اعظملق *** -Prof. Dr. Mustafa TAHRALI Hocanın şiir kitabına tarih- “Kadîm Mânânın Rûzgârıyle Şiir” Vasl ü hicriyle, ferîd Cânân’ın... Kilk-i zârıyle Mürîd-i dânânın... Nutk u «Kâr»iyle neşîd-i rânânın... Geldi târîhi “şiir”le dîvânın: “Rûzgârıyle Kadîm Mânânın...” “Kadîm Mânânın Rüzgârıyle Şiir” قديم معنانڭ روزگاريله شعر 1434 *** İmâm-i Rabbânî vefatına tarih: Tehallud تخلد 1034 h.
Asırlar geçse de talebe ve eserleriyle nâmı unutulmamak... *** Marmaray’a: Şu İstanbul yine sultanların İstanbul’udur... Yavuz, Fatih ve Süleymanların İstanbul’udur... Vefânın verdiği nam, tarih olur «Marmaray»a: “Bu asrî yol, yerin altında «Hüdayî Yolu»dur...” 1434 *** Mit Görevlilerinin Savcılığa Çağrılması Hâdisesine Tarih: Tertîbi ferden bozan, Kânûnu tekrar yazan, Bir kudretli pehlivan; Târîhi pek nüktedân: “Kuvvetli Hakan Fidan” 1433 قوتلى خاقان فدان *** FRANSA PARLAMENTOSUNUN "GERÇEKLERİ İNKÂR" EDEN KANUNUNA TARİH... Fransız’a belâ, Ermeni aşkı... Bozuluyor, bünyesinin âhengi... Kanunla yasakmış savunma hakkı; «İdrâk-i Frenk’te tuhaf frengi...» 1433 (Tâlî) ادراك فرنكده تحف فرنكى *** Tefekkürden âciz kaldı ahali, Ecnebi dil oldu, ecdadın dili, Bin yıllık âsâra turistçe bakar, Ceddiyle tezattır evlâdın hali!.. Artık mekteplerde vefa zamanı, Okusun genç nesil asil lisanı, Tarihi kolayca söylesin Tâlî «Lisân-ı Osmânî tâlîm-i dînî» 1436 Bu vazife millî hem de îmânî, Bu vazife ilmî hem de irfanî, Bu vazife hissî hem de insanî, «Lisân-ı Osmânî tâlîm-i dînî» 1436 لسان عثماني تعليم ديني *** Allameydin oldun Echeleddin; Hakkı namzetliğe tekmelettin; Niye gurbet elde kalmıştı baban? Ayıp "İhsan"oğlu Ekmeleddin!.. 1435 عيب اكمل الدين احسان اوغلى ١٤٣٥ *** عراق شام اسلام دولتي او ده نه كيم؟ Irak Şam İslam Devleti... O da ne kim? 1435