17 Ağustos 2017 Perşembe

GUNDİLİK mi YERLİLİK mi?

Mustafa Asım KÜÇÜKAŞCI  
Karar Gazetesinde Mustafa Öztürk, «köylülük» üzerine bir yazı kaleme aldı. Yazının bir yerine sıkıştırdığı şu cümleleri tahlil etmek ve cevaplandırmak ihtiyacı hâsıl oldu:
“Tasavvuf dinî düşünce ve pratikte köylülüğü törpüleyip şehirlilik kodlarını güçlendirecek bir imkân olarak görülebilir. Fakat günümüz Türkiye sosyolojisi dikkate alındığında özellikle Nakşibendî geleneğin bu imkânı köreltici bir işleve sahip olduğu söylenebilir. Hatta Nakşibendîlik sosyal taban itibariyle tasavvufî köylülüğün temsilcisi gibidir.”
Yazının devamında Mevlevîlerden Itrî gibi zatların mûsıkîye hizmetleri gibi misaller verilmiş.
Nakşibendîliğinin kültürel zeminini görmek için evvelâ, son devir Nakşî meşâyıhının gönül âleminden dökülmüş şu beyitlerle başlayalım isterseniz:
Tecellâ-yı cemâlinden Habîbim nevbahar âteş,
Gül ateş, bülbül âteş, sümbül âteş, Hak ü hâr âteş. (M. Es’âd Erbilî Hz.)
Vefâdır âşıka sıdk u muhabbet yârine zîrâ;
Vefâsız âşıkın dâvâsını ikrâra koymazlar. (Seyyid Osman Hulusî Efendi Hz.)
Seyreyle güzel Kudret-i Mevlâ neler eyler...
Allâh’a sığın adl-i teâlâ neler eyler... (Alvarlı Efe M. Lutfî Hz.)
Şiir tek ölçü değil. Cumhuriyet döneminin en kuvvetli müslüman şairlerinden Necip Fazıl’ın hidâyetine Beyoğlu Ağa Camii’nde dinlediği ve Eyüp’teki dergâhında tanıştığı bir nakşî şeyhi Abdülhakîm Arvasî Hz.’leri vesile olmuştur. «O ve Ben» kitabında anlatılan bu derviş-mürşid münasebetinde, oldukça alafranga bir şehirli olan şairin, bilhassa zihin ve kalp bakımından yerlileşmesine Nakşîliğin katkısının izleri sürülebilir. Arvasî’nin yolunu bir şekilde sürdüren harekette de, -başarısı bir tarafa- Türkiye’nin ilk faizsiz bankasını, ülke çapında neşriyat yapan İslâmî radyo, televizyon vb. neşriyat vasıtalarını tesis etme hususiyeti bulunur.
Gerçi yazar “sosyal taban itibarıyla” diyerek, müntesipleri kastediyor olmalı. Bugün taban üzerinde yapılacak bir dökümde de, bütün nakşî yollarının müntesipleri içinde şairler, ilâhî bestekârı ve icrâcıları, mimarlar, hattatlar ve benzeri sanatkârların geniş bir listesiyle karşılaşılacaktır. Alvarlı Efe’nin yolunu sürdüren cenahın hat, tezhib vb. sanatlara olan katkısı fevkalâdedir. Cami mimarîmize yeni ve düzgün çizgiler kazandıran bir mimarımız, Ramazanoğlu Sami Efendinin torunudur.
Aslında kısa bir yazıda temas edilen şehirlilik ile sanat bağlantısına da takılıp kalmak doğru değil. Zira asıl medeniyet, hâl ve tavırlarda, davranışlarda ortaya çıkar. Bu mânâda, Ramazanoğlu M. Sami ve Musa Topbaş Hazretlerinin, infak titizlik ve hassasiyetleri misal verilir: Yardımda bulunacakları kişiye, kabulü için teşekkür eden ve “Muhterem...” ile başlayan bir not iliştirilmiş bir zarf ile takdim ederler, ikramlarını... İstanbul beyefendiliğinin güzîde misallerini temsil eden bu hareket, Erenköy ve Sultantepe ile beraber anılır.
Ali Rıza Bezzaz Hz.’lerine sonra da Sami Efendi’ye gönül rabteylemiş Merhum Ali ÖZTAYLAN, İslâmî zarafet ve nezâketin müstesnâ örneklerindendir.
Diğer bazı yol ve kollardan misal verememem, benim bilgisizliğimden neş’et etmektedir. Fakat bütün Nakşî-Hâlidî yollar, İslâm zarafet ve nezâketini, kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesini tatbik ederler.
Öyle ki, tasavvufî cemaatlerin fertten topluma doğru, tabandan tavana doğru, tedrîcî ıslah gayretleri, ters istikametten tavandan tabana inkılâpçı yaklaşıma sahip radikallere sevimsiz ve pasif gelmiştir. 28 Şubat’ta tahrike çok uğraşılan, iki mühim sîmâsı şehid edilen İsmail Ağa camiası dahî, devrin baskıcı anlayışıyla dalaşmaktan ziyade, çalıyı dolaşmayı fakat insan yetiştirmeye devam etmeyi tercih etmiştir.
Bu mânâda tavanı bu zarafette olan hareketlerin bazılarının tabanlarında bir derece köylülük olsa bile, «zarafete doğru yol alan bir köylülük» olması beklenir. Şikâyet edilen köreltici tesirin tam tersine. Üstelik 1000 senedir İslâm ile yoğrulan Anadolu köylüsü, ne câhiliyye devri bedevîsi ile ne de Mevlânâ devrinin yeni müslüman göçebesiyle mukayese edilebilir. Anadolu köylüsü, yine Mevlânâ’nın ahmak bir filozofa; «Benim câhilliğim senin felsefenden hayırlıdır!»” dedirdiği basîretli köylünün irfanına sahiptir.
Lâkin Mustafa Öztürk tamamen sosyal meselelere temas eden bu yazıya bu satırları acaba niçin derç etmiştir?
Biz de yüz binler hakkında ceffe’l-kalem köylü diye yazabilen yazardan cesaret alarak bir niyet okuması deneyelim.
Öztürk, yazısında Çetin Altan’dan köylülüğün özelliklerini iktibas etmiş.
Çetin Altan, Türkiye’nin ilk sosyalist milletvekili. Köşe adını “Şeytanın Gör Dediği” koymuş, birçok yazısında -misal vermekten iğreneceğim şekilde- gelenek ve tarihimize dil uzatmış bir şahsiyet idi. Mecliste linç edilmek istenen, ciddî dayak yiyen bu sosyalist gazetecinin, karşısındaki halkı ve temsilcilerini niçin «hödük köylüler» olarak tasvir ettiğini anlamak zor değil. “Türkiye’nin Rusya’nın peyki hâline getirilmesi”ne uğraşanlar ve karşı koyan milliyetçi, mukaddesatçı, köylü değil yerli tepki!..
Öztürk’ün de buna benzer bir macerası var. Onlarca konferans ve Tv programında şu tezi işliyor:
“Kur’ân, içinden hüküm çıkarılabilecek, evrensel bir metin değildir. O tarihsel bir hitaptır. Hattâ o kadar ki, Kur’ân kıssa anlatırken bile nüzul döneminin konjonktürünü esas almıştır. Efsanelerinden arındırılmalıdır.
Günümüz meselelerini çözüme kavuşturmakta esas olan; yaşayan sünnet (hadîs-i şeriflerle alâkası olmadığını kendisi vurgular.), icmâ (fıkıh ve usulündeki icmâ ile alâkası yok, konsensüs gibi bir mânâda) ve mâruf (aklın iyi gördüğü) gibi insanî ve içtimâî maddeler esas alınmalıdır. Kur’ân sadece bir filtre vazifesi üstlenmelidir. Yani aşırı giden bir içtihad olursa, “O kadar da değil!” denmeye bir ölçü olmalıdır. Dînin kelâm ve fıkıh kanatları devrimizde eskimiş ve tarihe gömülmüştür. Yeni bir kelâm yeni bir içtihad anlayışı gerekmektedir.”
“Kur’ân tarihi, bana inkılâp tarihini hatırlatıyor.”
“Kur’ân’ın Mekkî sûrelerinde muhalefetteki parti ağzı, Medenî sûrelerinde iktidardaki parti ağzı vardır.”
Sonuna toplu bir “Hâşâ!” koyalım.
Bu görüşe kısaca tarihselcilik denmekte. Ülkemizde Ankara İlâhiyat çevresinde gelişen, Fazlurrahman etkisi altındaki «Ankara Okulu»nun savunduğu bir fikir. Öztürk’ün kendisi, bu ekolün; jakoben lâikliğin başlangıçta ve 28 Şubat’ta dîne müdahalelerine angaje olduğunu bu sebeple yıprandığını itiraf ediyor.
Öztürk bu görüşlerini dile getirirken, modernist evrenselci Kur’ân Müslümanlığını savunan Okuyan, İslamoğlu, Edip Yüksel, Bayındır gibi şahıslara da cephe alıyor. Edip Yüksel ve Bayındır’ın bile, Öztürk’ün savunduğu düşüncelere; “Bunlar İslâm ile bağdaşmaz!” dediğini hatırlarsak, nasıl müphem ve muğlak bir teklif ile karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz.
Öztürk’e ise açıktan cephe alan bir kanat var: Nakşibendîler!.. Bilhassa kıymetli âlim İhsan Şenocak Hoca... İFAM adlı özel İslâmî tedrisat imkânı sunan okullarıyla bir nesil yetiştiren ve ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisinde İslâmî geleneğe uygun âlimleri geleceğe kazandırmaya çalışan İhsan Şenocak hoca, belki de Samsun’da bir dönem yolları kesiştiği için, Mustafa Öztürk’e ve tarihselci görüşlerine ateş püskürüyor. İhsan hoca ve çevresinin Nakşibendîliğin İsmail Ağa çevresiyle irtibatlı olduğu malûm. Bu camia ülkemizde, İslâmî ilimlerin gelenek irtibatı içinde okutulmasına sahip çıkma rolüyle de bilinmekte. Yüzlerce Arapça tedrisat yapan Kur’ân kursu...
Öztürk çeşitli videolarında bu rahatsızlığını dile getiriyor. Cemaatlerden gelen ilâhiyat talebelerine tesir edemediğini, kazarâ lâik kesimden gelen olursa onlarla daha iyi anlaştığını ifade ediyor.
Şimdi satır arasında geçen ve pek de bir yere oturmayan, Nakşibendîlik ve köylülük bağlantısını, aslında itham ve iftirasını yerine oturtabiliriz.
Nasıl müslüman mahallesinde salyangoz satmak isteyen Çetin Altan, kendisine mani olanlara «köylü ve hödük» derken, aslında bir şehirlilik terbiyesiyle değil, alafranga bir züppelik ile hareket ediyorduysa;
Mustafa Öztürk de, herhâlde o karakteristik Giresun şivesi ve medeniyetiyle, Cenâb-ı Hak’tan bahsederken bile kaba saba ifadeler kullanmaktan kaçınmayan konuşma tarzıyla bize bir İstanbul Beyefendiliği dersi vermeye çalışmıyor.
Ortaya koyduğu fikriyatın ne kadar tehlikeli ve yıkıcı olduğunu kendisine hatırlatanlara, «köylü, gundi» yakıştırması yapıyor.
Hâlbuki tenkit ettiği tavır, “değişime kapalı köylülük” değil, yerlilik ve öz değerlerine sahip çıkmak. Bunu Cârullah Bigiyef vb.lerinin yaptığı gibi «yaşayan sünnet» tarzı mefhumlar uydurup kelimelerle oynayarak değil, asr-ı saâdetten günümüze akıp gelen usul, fıkıh, kelâm nehirleri üzerinde yapmak... Örfü ve aklı Kur’ân’ın değil, Kur’ân’ı örfün ve aklın üzerine hakem kılarak devam etmek.
Öztürk’ün yerlilik gibi bir endişesi ise hiç yok. Hattâ savunduğu Tarihselciliğin oryantalist mahsulü olması suçlamalarına karşı bile; “Spinoza, Schacht, Rudi Paret veya Montgomery Watt doğru bir şey söylemişse, bundan bizim yararlanmamızda ne var?” diyebilmektedir.
Yazının asıl hedefinin ise siyasîler olduğunu düşünmek mümkün. “Köylülük” olarak mahkûm etmeye çalıştığı yerlilik ve öz değerlerine sahip çıkma refleksinin siyasete baskı kurmasını şöyle ayıplıyor aynı yazıda:
“Günümüz Türkiye toplumundaki yaygın ilişki biçimi köylülük kültürü içinde şekillenmektedir. O kadar ki bu kültür siyaset, ekonomi ve akademik hayat dâhil hemen her alanda belirleyici olabilmektedir. Özellikle merkez sağ siyasi partiler köylülüğü, köylülük de bu partileri beslemektedir. Burada söz konusu olan besleme bir tür alışveriş ilişkisi olduğundan, köylülük siyaset alanında başat bir unsur olmakla tebarüz etmektedir. Köylülük bir zihniyet tarzı olarak dinî düşünce ve söylemi de büyük ölçüde domine etmektedir. İslam’ın parlak bir medeniyet dini olduğu hepimizin ittifakla kabul ettiği bir gerçektir; fakat ne yazık ki İslam dininin çağdaş müntesipleri medeniyet üretmek şöyle dursun, şehirli olabilmeyi bile becerememektedir.”
Evet sağ partiler köylü! Çetin Altan, solcu, aydın, şehirli, kültürlü...
Kendisi âyetleri bağlamıyla izah ederek, Allâh’ı kendi ağzından konuşturmayı sever. Biz de bağlamıyla değerlendirirsek Sn. Öztürk şöyle diyor diyebiliriz:
“Hiç değilse Mevlevî olun yahu!.. Reformları destekleyin!.. İslâm geleneğine kanat germeyin!.. Öldü bitti tarihe gömüldü gözüyle baktığımız fıkıh ve kelâm kitaplarını okuyup, okutup durmayın. Bizim cirit attığımız, borazan öttürdüğümüz fakültelerin karşısına, hiçbir resmî kuvveti olmadığı hâlde duvar gibi çıkan hususî okullarınızla muhalefet etmeyin!.. Köylü olarak gördüğümüz Ak Partili siyasetçilerin ve belediyelerin konferans, faaliyet vb. imkânlarıyla, devrimci ve reformcu fikirlerimizi yaymak istediğimizde, demokratik hakkınızı kullanıp siyasîleri baskı altına alarak, faaliyetlerimize mani olmayın. Kur’ân’a eskimiş dememize tahammüllü olun. Ahkâmı bağlama bağlamamıza hoşgörülü olun. Etliye sütlüye karışmaz bir İstanbul Beyefendisi olun. Gundilik yapmayın!”
Öztürk, köylülüğün vasıfları arasında: “kurnazlık, fırsatçılık” maddelerini sayıyordu. Evet, köylülükten bahseden bir yazıda, her iki mânâsıyla medeniyetin devrimizdeki güzîde temsilcilerinden olan Nakşibendîliği köylü olarak takdim etmek, “kurnazlık ve fırsatçılığın” eşsiz bir misali olmuştur.

Yeni Söz Gazetesi,
8 A￰ğustos 2017 s. 4

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder