30 Ekim 2017 Pazartesi

MECİD MECİDÎ'NİN HZ. MUHAMMED (SAS) FİLMİ ÜZERİNE


1.
Batı (insan tasvirli) resimde de heykelde de tiyatroda da ve elbette sinemada da bizden öndedir. Bunun bir sebebi de dinimizde tasvirin taklidin netameli görülmüş olmasıdır. Bu sahalarda geri kalmışlığımıza dövünmemiz tam bir komplekstir.
2.
Müslümanların bu tarz işlere tepkilerini hafife almamak lazım. Bu kapıyı dinimiz kapadı. Bugün birileri iftiralarla dolu bir Peygamber filmi çek(e)miyorlarsa, bu biraz da bu tepkinin neticesi... Seyretmeyin diyen kişi kendince bir nehy-i ani'l-münker yapıyor. Uyarsın veya uymazsın. Ama nehyi nehy etmemek de lâzım.
3.
Tâ Abdülhamid zamanında Fransa'da Muhammed tiyatroları oynamak isteniyor, tepkiler gösteriliyor. Engelleniyor.
Mecîdî hususunda da en azından izleyeceklere bu işin bir tarafgir bakış açısı mahsulü olduğu iyice belletilmiş oldu. Sonra bu bir üçleme imiş. Yetişkinliğini nasıl gösterecek? Sonunda bir halîfe bıraktıracak mı? İfk, Gadir Hum gibi meseleleri nasıl ele alacak? Belki müslümanların tepkisi bunlarda Mecidi'ye ayağını denk aldıracak.
Hıristiyan din adamlarının bütün perişan halimize rağmen bu korumacılığımıza hırsla haset ettiğine eminim. Çünkü batıda bu iş bitti.
4.
Last Prophet diye Hollywood mahsulü bir çizgifilm var. Girişinde bu eserde Ezher âlimlerinin görüşleri dikkate alınmıştır diye ibare var. Efendimiz'i resmetmiyor. Fakat neticede o da bir senaryo içeriyor ve Efendimiz'i sadece bir sosyal devrimci gibi gösteriyor. (Mecîdî'de ise mistik, bol mucizeli ışıltılı bir takdis hâkim imiş) Yine de zararlı sayılmaz. Faydalı bile denilebilir. Keşke Mecîdî de animasyon yapabilseydi. Yapımlar çoğaldıkça, tenkitlerde dikkat çekilen aynîleştirme problemi ortadan kalkar.
5.
Mecîdî'nin filminde, Şiîlik yüzünden Hâşim oğulları biraz abartılıyormuş anladığım kadarıyla. Hâlbuki bu çizgifilmde benim bile yadırgayacağım kadar, müptezel, pejmürde bir Ebû Leheb portresi çizilmişti. Kur'ân'ın ismini vererek tel'in ettiği bir kâfirin Hâşim oğullarından olması, şia için ne kadar acı!..
6.
En mühim ikaz şu olmalı: Efendimiz'in hayatı okunmalı... Sahih hadislerden, kitaplardan ve O'nun sünnetini yaşayan temiz nâsıyelerden, pâk sîretlerden...
Filmle olmaz bu iş. Çünkü o bir senaryodur. Çağrı'yı seyreden bütün zaferleri Hz. Hamza kazandırdı zanneder. Abartılı bir Hz. Hamza profili senaryonun neticesi olmuştur. Hz. Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali'yi göstermeyeyim derken, onları silikleştirir. Gösterse basitleştirir. Film neticede bu tehlikeleri barındırıyor. Belki yüz hatlarını abartmayan animasyonlar daha müessir olabilirdi.

29 Ekim 2017 Pazar

İHSAN ŞENOCAK'A GÖSTERİLEN DESTEĞİ ÇEKEMEYEN HOCALARA



• Hasedin onda dokuzu hocalara verilmiş de, tekrar müracaat etmişler, o onda bir niye bize verilmiyor diye haset etmişler.

• Herhalde hasedin en çirkini, zora düşmüş bir insana gösterilen muhabbet ve desteğe duyulan hasettir.

• Bu ülkede bir topçu kadrodan çıkarılsa infial olur. Bir gâvur sporcunun sözleşmesi yenilenmez mesele olur. Kimse de bu tepkiye bir şey demez. Gayretli, talebe yetiştiren ve hakikatleri dile getiren bir İslâm âlimi vazifeden alınacak ama müslümanlar yüce devletümüzün bir bildüğü vardur, diyecek. İstenen buymuş.

• Devlet dediğiniz şey insandır: Müfettişlik, savcılık vs. makamlarda da o kutsanmasın dediğiniz insanlar oturur. O makamlar da insanlar ile kaimdir. Bu ülkede adlî hata, adlî kumpas, sızma ve delil üretme gibi âdîlikler vakâ-yı âdiyeden olmuş ise, insanlar da devlet denen yapıya hürmet duysalar da onun adına iş görenlere protestolarını duyurmak isterler. Nitekim Kadir Topbaş'ın damadının salıverilmesi meselesinde de halk o infiali göstermişti.

***
Geçen Kadir Mısıroğlu'na fuarda etrafındakilere yaptığı bir yorum üzerine dava açılmıştı. Dün de Mustafa Armağan'a hapis cezası verildi. İhsan Şenocak'ın açığa alınmasına laik kesimden büyük sevinç var.

Lâik ulusalcı kesim, 15 Temmuz sonrası toparlandı yorumları yapılıyor. (Hafızamızı tazeleyelim daha 9 sene önce Ak partiye irtica odağı diye kapatma davası açılmış bir ülkede yaşıyoruz.)

İhsan Şenocak meselesinde garip garip yorumlar yapan ilahiyatçı ve diyanet mensubu arkadaşlarımız, acaba işin bu tarafını düşündüler mi? (1 Kasım 2017)

***

Bu yazıya sebep olan, düşündüğümün tam tersi tarzda bir düşünce:

http://www.bunyaminerul.com/turkiyede-diyanet-ve.../

Bünyamin Erul hangi birliktelikten bahsediyor anlamadım: tarihselci ilahiyatçı evrenselci ilahiyatçıya tinerci diyor, o öbürüne sapık diyor, selefisi, modernisti, fideisti, tradisyonalisti, felsefî mistiği hepsi var. asıl bölünüp parçalanma her şahsın kendi Kuran ve din algısını oluşturması ile başladı.

Kader inancı, sünnet, İmsak, kurban, hac, namaz vakitleri vs hususlarda ilahiyat temelli ciddi ayrışma var. Bu diyanete de bulaştı bulaşacak. Çünkü toplumda ne varsa oraya yansıyor.

İlahiyatlarda bütün hocaların aynı kefeye konması doğru değil. Elbette nicesi sahih İslâm çizgisi üzerinde fakat onların da Bünyamin Beyin zannettiği gibi toplum üzerinde bir tesiri yok. O binlerce hoca bu öne çıkan ilahiyatçıları bastıramıyor, susturamıyor. Doktora Doçentlik jürisinde sıkıntı olabilir. vs. endişeler de var. Cevap vermek İhsan Şenocak Kadir Mısıroğlu gibi hariçteki kişilere düşüyor. O zaman da onlara kızılıyor. Tarikat vs. diye taş atılıyor.

Ayrıca şöhretleri olmasa da görüş ayrılıkları bütün hocalara yansıyor. Sempozyumlar ve yayınlarda net olarak görünüyor bu kamplar.

***
Diyânette murakıp olarak çalıştım...

Bir gün müftü beyle bir camiye yatsı namazına gittik. Hoca âmenerrasûlü'yü okumadı. Cami odasına geçtik. Müftü;

"-Niye mihrâbiyeyi okumadınız?" deyince,

"-Yani şart mıdır? Aslı var mı o uygulamanın?." demişti. Enteresan idi.

Bugünün Kur'ancı, tarihselci, selefî vs. görüşlerde yetişen birçok ilahiyatçı diyanette de vazife alıyor tabiî olarak. Fakat kerhen de olsa geleneğe uyuyorlar. Firâset ve siyaset-i şer'iyyenin de gereği budur.

Fakat yarın Diyanet yukarıdan modernizme göz kırparsa, hâtıramdaki gibi şeyler yaşanabilir:

-Hoca nerede cübben sarığın? Mihraba öyle geçilir mi?
-Peygamber bugün gelse takım elbise giyerdi kardişim!

Kafile başkanına;
-Hocam şeytan taşlamaya gitmiyor muyuz?
-Kur'ânda geçmiyor, nereden çıkarıyorsunuz böyle şeyleri! Biz Kur'ân'daki haccı eda ediyoruz! İndirilmiş hac bu.

-Hocam bu ramazanda mukabele yok mu?
-Mânâsını anlamadan Kur'ân okunmaz. Size meal okuyacağım bu ramazanda.

-Müezzin efendi nereye? Tesbihat yapmadık.
-Aslı yok kardeşim öyle şeylerin, herkes kendi çeksin. Parmaklarıyla ha.

-Sayın müftüm, acaba hanım sekreter çalıştırmak caiz mi?
-Kızım bize iki çay!..

28 Ekim 2017 Cumartesi


FELEĞİN RENGİ


Pek rengine aldanma felek eski felektir,
Zîrâ feleğin meşreb-i nâ-sâzı dönektir. ... Ziyâ Paşa

Mektepli edebiyatçı bir arkadaşla, bu beyit üzerine münakaşa ettik. 

Ben alaylı edebiyatçı olarak; burada "reng"in hile demek olduğunu, "felek"in de bildiğimiz felek, yani çarh, talih, baht mânâsında olduğunu söyledim. Feleğin dönmesi de klâsik mânâda âlemin deveranıdır.

Mektepli edebiyatçı; felek dünya demektir. Renk de hakikî mânâsına yakın olarak şekil, sûret demektir, dedi. Feleğin dönmesi de ona göre bildiğimiz Arz'ın dönmesi idi. 

Kendimize delil arayışına girdik: 


Kubbealtı, Renk maddesi arkadaşın işine yaradı: Renk kelimesinin şekil, sûret mânâsına bizzat bu beyti misal vermişti lügat. 

İnternette bazı sitelerde de beyit, dünyanın dönüşü diye sadeleştirilmişti. 

Ben de Lügat-i Cûdî'ye müracaat ettim:

Rengin 3. mânâsı olarak; Hile diyor ve "Pek rengine aldanma felek eski felektir" mısraını şahid getiriyordu. 



Cûdî Efendi; felek kelimesine dünya diye bir karşılık vermemesiyle de beni destekliyordu! 


Türk edebiyatından seçme parçalar kitabında Cevdet Kudret de rengine (hiylesine) diye açıklamıştı!.. Google Books sağ olsun!..

Bizim arkadaş her ne kadar Ziya Paşa'nın;

Bir fâilin meâsiridir cümle hâdisat 
Ne iktizâ-yı çarh, ne hükm-i zamânedir

diyerek, felek'i çarh mânâsında kullanmış olamayacağını iddia etse de; ben İskender Pala'nın;

"Tarihimiz, her devirde olduğundan daha ziyade XIX. asırda feleğin sillesini
yemiş, birdenbire bir çehre değişikliği ile aslını inkâra yönelmiştir.
Tanzimat'ın ünlü siması Ziya Paşa şikayetini dile getirirken:

Pek rengine aldanma felek eski felektir 
Zira feleğin meşreb-i nâsâzı dönektir

diyor. Ne hazin tecellî!.." iktibasını kendime delil göstermeye devam ediyordum. 

Arkadaş ise, beytin başındaki "Pek" kelimesini kendisine delil gösteriyor. Hile mânâsında olsa, "Hiç" demeliydi diyor. Haklı. Bir sonraki beyitte de Ziya Paşa şöyle diyor: 

Yâ bister-i kemhâda, yâ vîrânede cân ver, 
Çün bây ü gedâ hâke berâber girecekdir. 

"İster ipekle döşenmiş yatakta, ister harap bir evde can ver, Çünkü zenginlerle fakirler toprağa aynı şekilde girecektir."

Bu da "feleğin rengi" ile dünyalık kastettiğine işaret edebilir.

Bizim tartışma ortada kaldı. Ben renk kelimesinin burada hileyi tedâî ettirse de sûret mânâsında olabileceğine biraz mail oldum. O da felek'in dünya mânâsında olsa da kaderî mânâda yani devran mânâsında olduğunu kabul etti. 

Çünkü ben edebiyatımızdaki dönek felek mazmununun, dünyanın dönmesi olamayacağını savunuyordum. Zira dönen dünya tasavvuru, bu mazmuna göre oldukça yeni idi.

İskender Pala'nın Müstesnâ Güzeller eserinden aktaralım:

Her felek, çevrelediği ve çevrelendiği feleğin aksi istikametinde dönerken Atlas feleği, diğerlerini de
kendi istikametinde dönmeye zorlar. İşte kendi devri hilafına dönmeye zorlanan bu sekiz felek, dünyanın ve kâinatın, dolayısıyla insan talih ve kaderlerinin onma ve bozulmasında tesirli olur, burçların özelliklerini ortaya çıkarır. Halk arasında felekten şikayet etmenin temel dayanak noktası da bu uydurma felsefedir. Dilimize yerleşmiş olan "kahpe felek, dönek felek (çünkü tersine döner ve dönüşünde devamlılık vardır), kambur felek (Kat kat yuvarlak tabakalar olması dolayısıyla sırtı değirmidir)" tabirleri hep bu inanç sebebiyledir.
Dolayısıyla, Galile'nin mahkemede reddetmek zorunda kaldığı fizikî mânâda dünyanın dönmesi, gece ve gündüzü oluşturması vs. bunlar henüz edebiyatımızda mazmun olmuş şeyler değildir. 

Ahmet Kabaklı da Türk Edebiyatı'nda Ziya Paşa'nın bu beytini Divan Edebiyatının bir devamı olarak misal vermektedir:


Bu tatlı hatırayı, fikrimi destekleyen beyitlerle bitireyim:

(İktibaslar Ahmet Özalp'in Bilgelikler Dîvânından)

Âsiyâb-ı feleğin gerdişine girmeyegör
Gösterir döne döne âdeme bin tane belâ...  Atâ (Tayyarzâde)

Felek değirmeninin çarkına girmeyegör,
Gösterir döne döne insana bin "tane" bela. 

Tâ vakti gelmeyince umûr eylemez zuhûr
Devr eyler âsiyâb-ı felek nevbet üstüne (Nâbî)

Zamanı gelmedikçe, işler gerçekleşmez,
Döner feleğin değirmeni nöbet üstüne.

Hemân kendin sanır mihnette herkes i’tikâdınca
Felek derler buna bir kimsenin dönmez murâdınca (Lâ edrî)

Yalnız kendini sıkıntıda sanır herkes,
Felek derler buna, hiç kimsenin dönmez isteğince.

Sunar bir câm-ı memlû bin tehî peymâneden sonra
Döner vefk-i merâm üzre felek ammâ neden sonra (Mezâkî-i Mevlevî)

Sunar bir dolu kadeh, bin boş bardaktan sonra,
Döner isteğe uygun olarak felek ama neden sonra.


En güzelini Sünbülzâde Vehbî söylemiş:

Bî-hûde niçin şekvâ edersin ki felekten
Sen gibi o ser-geşte de mahkûm-ı kazâdır

"Boşu boşuna niçin şikâyet edersin ki felekten,
Senin gibi o şaşkın da bir kader mahkûmudur."

CUMHURİYET ÇEŞMESİ





Cibali'de bu çeşme... Cibali, Fener ile Unkapanı arası Haliç sahili bir yer.

1341, 1925 demek. Henüz Cumhur'un bin yıllık harfleri ile Cumhuriyet Çeşmesi yazılabiliyor.

Bayram ilân etmek, büyük bir lokma...
Kasd-ı mahsus ile "şenlik" der ve dedirirlerdi eskiler...

Cumhuriyet ilanı, Meşrutiyet İlanı, Islahat ve Tanzimat Fermanı gibi bir tarih olarak, arşive kalkacaktır.

Bu ülkenin, bu idarenin bir miladı olacaksa, 23 Nisan 1920 Cuma olacaktır.

Ki Cuma beşer atıyyesi değil, Hudâ ikramı bir bayramdır.

23 Ekim 2017 Pazartesi

KİMİN SOKTUĞU ÖNEMLİ Mİ...


Mustafa Öztürk, Sokma akıl yedi adım gider diye girmiş yine bir tarîkate intisab edenlere vs. çatmış.

Fakir de şöyle bir yorum yazdım:

"Schahct, Paret gibilerin soktuğu akılla idare edenler kaç adım gidiyor?"

Öyle ya, sen ister beğen ister beğenme yerli, müslüman, bizden bir zâta intisap etmiş adama, sokma akılla gidiyorsun diyeceksin. Sen Rudi Paret olmasaydı, Schacht olmasaydı, Tarihselci olabilir miydin? İşte onların soktuğu akılla yürüyorsun. Kaç adım gider bu yürüyüş? En fazla mezar taşına toslayıncaya kadar!..

http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/sokma-akil-yedi-adim-gider-5243

Aynı yazıda ateizm övgüsü ve fıkıh sövgüsü de var. Standart!..




22 Ekim 2017 Pazar

TESPİTTEN TEŞVİKE PSİKOLOJİ


“Bağımlılığın tedavisi yoktur veya çok zordur.”

“Babaları ilgisiz olan kız çocukları erken yaşta flört edebilmektedir.”

Son günlerde umuma yayın yapan yayın organlarında duyduğum iki cümle...

Psikoloji ilmiyle meşgul kişiler, söyledikleri ne kadar ilmî, akademik, doğru olursa olsun, sözlerinin dinleyen kişi tarafından nasıl değerlendirileceğini düşünmeliler.

Bir komedi filminde izlemiştim. Adam yanlışlıkla zehirli bir yiyecek yediğini düşünmektedir. Yanında zehirin yan tesirlerini okumaya başlarlar. Kusma, baş dönmesi, gözlerin kararması... Maddeler okundukça komedyen hasta, aynen o yan tesirleri gösterir. Kusar, başı döner devrilir, gözleri görmez olur vs. Aslında zehiri içmemiştir.

İnsan psikolojisi böyle. Sebebini ister ayna nöronları ile izah edin, ister in’ikâs ve insibâğ ile... Yanınızda kaşıntıdan bahsetseler, kaşınırsınız. (Ömer Seyfettin’in de kiraz çekirdeği yutunca apandisiti patlayacağını zanneden bir adama dair hikâyesi de bu psikolojiyi anlatır.)

Cenâb-ı Hak, kötülüğün cehrî bir şekilde tasvirini sevmediğini ifade ederken de herhâlde buna da işaret buyuruyor. Reklâmın iyisi kötüsü yok. Nefsimiz pusuda bir mazeret bekliyor.

Psikoloji ile meşgul kişiler, genel kitleye seslenirken, çok daha fazla dikkatli olmalılar.

Yukarıdaki cümlelere benzer birçok psikolojik ters okunabilen teşhis var.

Açıkçası bunlardan bir kısmı gerçek de değil. Bir tarihte dergiye bir makale göndermişlerdi.

“Ergenlik çağında çocuk Allâh’ı sorgulayabilir.” yazıyordu. Yazan kişiye sordum: 

“Sen sorguladın mı?” 

“Hayır” dedi. 

Kaç kişiye sordun da bu kanaate ulaştın? Vesveseli birkaç zihnin yaşamış olabileceği bir hususu niye genelleyelim? Sonra batılı kaynaklarda bu yazıyorsa çok normal, çünkü teslisi akıl, her yaşta sorgular.

Bağımlılık tedavi edilemez diyen kişi, Tevbe diye bir şeye inanmıyor mu? Câhiliyyenin fazîletler medeniyetine dönüştüğünü unutmuş olmuyor mu? Bişr-i Hafîleri göz ardı etmiş olmuyor mu?

Psikoloji ile maksat eğitimse, eğitim aldanmaktır. Yüz kişiden doksan dokuzu tevbesini bozsa, sen bir kişiye inanacak ve onun reklâmını ilân edeceksin. Bağımlılıktan kurtulmak bal gibi mümkün demelisin. Bu dergâh ümitsizlik kapısı mı?

Akademik üslubun da hataları var. “Bağımlılık tedavi edilemez.” diyen kişi, akademik bir tarife göre bağımlıyı kastediyor. Hâlbuki bu kelime günlük dile düşmüş. Anneler, azıcık düşkün diye; 

"Bizim oğlan bilgisayar bağımlısı oldu." deyip geçebiliyor. O hâlde böyle kavramları kullanırken de dikkat etmek gerekir.

Bir de üslûp olarak, bu ters çıkarımların önünü almak gerekir. Meselâ, yanlış ilişkilere giren kız çocuklarının istisnâ olduğunu belirtmek gerekir. Bunu nefse bahane ettikleri ifade edilmelidir. Hiçbir gerekçenin, Allâh’ın emirlerini çiğnemeye müsaade etmediğini vurgulamak gerekir. Psikolog âdeta yanlışa mazeret sunuyor gibi ifadeler kullanmamalıdır. Maksat elbette bu değil. Babaları ilgisizlikten sakındırmaya çalışıyor fakat o yazıyı babasının ilgisiz olduğunu düşünen ve kanları kaynayan kızlar da okuyor, veya o yayını dinliyor. O hâlde onlara hitap eden paragrafları da serpiştirmeli...

Bunları söylerken bilgi saklanmalı, gizlenmeli de demiyoruz. Fakat teşhis ve tespitlerin, teşvik ve tasdik olmamasına dikkat etmeye mecburuz. Bugün çocuklar, ergenlikten yıllar önce ergenlikteki ruh hâllerinde nasıl olacaklarının modelini, çizgifilmlerden, filmlerden, dizilerden öğreniyorlar. Eşler, babalar, çalışanlar, patronlar... Rollerini öğreniyor ve uyguluyor. Çocukluğunda tacize uğradıysan seri katil olman mazurdur meselâ. Bu modellemeleri de psikoloji ilminin suiistimaline borçluyuz.

Bir de şiir:

Dert aynıdır ammâ yeni târifler var
Eşşeklere merkep diye taltifler var
Bilhassa bu çarpıtma çocuk terbiyesinde;
Artık yaramaz yok, hiperaktifler var...

(Bizzat psikologlar, her çocuğa hiperaktif teşhisi konması veya kondurulmasından rahatsız)

Psikolojik tarafı baskın olan tasavvuf ve kelâm ilimlerinde debenzer sakındırmalar mevcuttur. Bazı «ehlullah»ın bizim eserlerimizi ehli olmayan okumasın demesi, yahut kelâm ilmini avamdan sakındırıcı ifadelergibi... Bunun sebebini merak edenlere şu misal kâfîdir:

Hoca, vaaz kürsüsünde tenzih meselesini ele alıyormuş:

“Allah, mekândan münezzehtir, zamandan münezzehtir, bir yerde mekân tutmaz vs.”

Hacı amca yanındakine fısıldamış: “Yok diyecek de kıvırıyor!”

Fıkıhtan da bir misal:

Yıllar önce, dîni meselelerden anlamayan bir arkadaş;

“Akşam tgrt’de duydum. “Borcu olan namaz kılmıyormuş” dedi.
İzah etmem bir hayli zaman almıştı:

“Kazâ borcu olan, sünnet namaz kılmaz.” şeklindeki Şâfiî görüşünde ısrar ediyor onlar diye...

Fıkıh ile ilgili çok daha net bir misal var fakat yazının ana fikrine aykırı bir teşvikte bulunmamak için yazmıyorum :)

(23 Ekim 2013)

17 Ekim 2017 Salı

BOZUK OSMANLICACILIK


İslâm harflerinden Latin harflerine geçiş bir vicdan yarası.

Bu yaranın sancısını duyan milletimiz öteden beri Osmanlıca adı altında eskimez yazımızı öğrenme gayretinde oldu. Kurslar düzenledi. Kitaplar çıkardı. Bu yolda neşriyat mânilerini de delerek günümüzde Osmanlıca dergiler neşrediliyor.

Dün bu yönde bir teşebbüsü gördüm.

Fakat Osmanlıcanın kendine mahsus özelliklerinin çoğunlukla kullanılmadığını gördüm. Altta bunun savunması da vardı: Güncel imlâyı tercih ettik deniliyordu. Fakat bu noktada da tutarlı değildi.

Çünkü Arabî, Farisî asıllı kelimeleri güncel imlâ diyerek okunduğu gibi yazarsanız, İslâm harflerini kullanmanın hiçbir esprisi kalmaz. Günümüzde Türkistan bölgesinde de böyle alfabeler kullanılıyor. Aslî kelimelerin yazılışını bozan bir eski yazının kime ne faydası olacak üzerinde düşünülmelidir.

Daha acı bir tehlike daha var:

Ortada Osmanlıca dediğimiz asırlar sonunda kemaline ulaşmış bir yazı var.

Bir de latinize alfabe ile seksen senedir kullandığımız yazı var.

Buna güncel yazım ve imlâya göre arabî harflerle Türkçe diye bir üçüncüsünü eklemek kafaları karıştırmaktan başka fayda getirmez. Bu şekilde yazıp okuyan kişi, gerçek Osmanlıcayı yine tam anlamıyla okuyamaz. Gerçeğiyle karşılaştığında yadırgar. “Gerçek Osmanlıca yazmamanın sebebi; zorluğu, bizim boyumuzu aşması” denilirse, harf devrimini yapanlarla ağız birliğine düşülmüş olunur. “Gördünüz mü işte sizin gibi entelektüel yazar insanların bile boyunu aşan bu güçlük sebebiyle harf devrimi yapmıştık.” deseler ne diyeceksiniz?

Latin harflerine geçenlerin en büyük savunması, okunduğu gibi yazılan basit bir alfabe ortaya koymaktı. Bu kolaylığı Arap harfleriyle yapmak İslâm harflerine hürmet edip, İslâm kelimelerine saygısızlık etmek olur. Bu inceliği anlamak için lütfen biraz tefekkür edin. Hizmet kelimesini: هزمت şeklinde yazarsanız, Arap harfiyle Türkçe telaffuzunuzu korursunuz, fakat o kelimenin, aslî şekli olan خدمتten vazgeçmiş olursunuz. Onun hâdim, hademe, müstahdem, hâdimü’l-harameyn, mahdum, istihdam, huddam gibi birçok Türkçemizde, tarihimizde yer etmiş kardeşleriyle bağını koparmış olursunuz. Osmanlıcanın zorluğu buradaydı. Telâffuzu değil asliyyeti esas alıyordu. Çünkü, Türk, Fars, Urdu, Arap hepsi bu kelimeleri belirli telâffuz ve mânâ nüanslarıyla ortak olarak kullanıyordu ve aynı şekilde yazmalarının birçok avantajı vardı. Tek zararı okuyup yazacaklara bunu öğretme güçlüğü idi. Fakat içinde büyük bir kolaylık barındıran bu güçlük, bizi, dilimizi, Kur’ân’ın ve İslâm ilimlerinin havzasında tutmuş oluyordu. Harf devriminde, devrilmek istenen işte bu bağ idi.

Osmanlıca imlânın telâffuzu esas almaması sadece arabî, fârisî asıllı kelimelerin yazılışını ilgilendirmez, Türkçe yazımda da bu esas hâkimdir. Bu ise aslında büyük bir kolaylık getirir. Meselâ, Latinize Türk alfabesinde –dır, tır, dir, tir şeklinde sesli harfi incelip kalınlaşan, sessiz harfi de sertleşip yumuşayan bu sebeple de dört farklı şekilde yazılan ek, Osmanlıcada در şeklinde yazılır. Sertleşme ve incelme okuyana bırakılır.

دفتردر defterdir
يازيدر yazıdır
كتابدر kitaptır
مرجكدر mercektir.

Osmanlıcasında ek hep aynı kalırken, latin alfabede dört şekle giriyor. Ler-lar eki, cı, dı, mış, gibi ekler de hep değişmeyen klişeler ile yazıldığı için aslında Türkçe gibi çok “sesli” bir dilde yazım kolaylığı getirir.

Bu kolayca öğretilebilecek, kolayca aşina olunabilecek bir şeydir. İncelediğim çalışma tamamen dikkatsizce yazılmıştı. Meselâ ince yumuşak ğ gayın harfi ile gösterilmiş. Bunun telâffuzu esas almak ile de ilgisi yok. Hele ifsadı ايفساد şeklinde yazmak hakikaten ifsad olmuş.

Farz değil de fazilet cinsinden işlerde titizlik göstermek gerekir. Susuzluktan ölmek üzere olan birine su veriyorsanız, elinize geçirdiğiniz ilk kaba doldurur eline tutuşturursunuz. Fakat misafire çay ikram edeceğiniz bardakta su lekesi dahî bırakmak istemezsiniz.

Aslî harflerimiz seksen senedir öksüz ise, biraz titizlik göstermemizi de bekleyebilir.

Madem Osmanlıcaya hizmet gibi, fazilet cinsinden bir iş yapacağız, onu titizlikle yapmalıyız. Çünkü madem gaye, aramızda bağın koptuğu külliyata insanımızı ulaştırmaktır, onu temiz düzgün yapalım.

Haddimizi bildiğimiz gibi “hadd”in yanak mânâsına gelirse خد, had, sınır mânâsında ise حد şeklinde yazılması gerektiğini de bilmeliyiz. Bilmek istemiyorsak, elimize yüzümüze bulaştırmak yerine elimizi bu işe bulaştırmamalıyız. Çünkü farz değil, fazilettir. Karşısında bulunduğumuz Osmanlının ihtişamı bu titizliği yahut had bilmeyi gerektiriyor çünkü…

4 Ekim 2017 Çarşamba

SUBLİMİNAL İKAZLARININ SUBLİMİNAL MESAJI


Kırmızı tavşanı aklına getirmezsen sana bir şey diyeceğim demiş. Adam da hiç aklımda kırmızı tavşan falan yoktu ama şimdi hiç aklımdan çıkmıyor demiş.

Bazı subliminal mesaj vb. ikazlar buna benziyor.

Akıllara karpuz kabuğu düşürmek, ikaz etmek değildir.

Asırlar önce inşa edilmiş camide İslâmî sanat an'anesinde mühim bir yeri olan ve ancak son iki asırda siyonizmin remzi ve İsrail'in bayrağı hâline gelmiş olan Süleyman mührü veya Davud yıldızı süsü görüyor. 

"Buraya siyonistler sızmış." diyor. 

"Siyonizm ne zaman kuruldu?" diyorum, retorik bir dille; 

"Dört bin sene evvel!" diyor.

Strateji bazen korkutmak üzeredir. Adamlar her yere sızmış, her yerden kırmızı tavşan fırlayabilir! Bu da vesvesedir. Vesveseye mahal bırakmamalı...