10 Aralık 2017 Pazar

ARUZLA YAZMAK


https://www.liseedebiyat.com/okunasi-yazilar/54-szn-cn-sectklermz/2900-aruzilesiiryazmak.html

İskender Pala'nın bu yazısına bir değerlendirme:

Günümüz aruz şairleri iki gruptur. Her ikisi de Yahya Kemal'den misallendirilebilir:

1. Eski şiirin rüzgârının rüzgârı... Tamamıyla Dîvan gibi yazmak. İmalesiyle, zihafıyla, zengin / ağdalı lisanıyla, klâsik mazmunlarıyla...

2. Kendi Gökkubbemiz... tarzı şiirleri... Yani yine aruzla fakat günümüz insanının anlayacağı dilde, güncel konularda, şekil (form) olarak da yeniliklere açık bir şiir.

Birinci grubun derdi zaten, klâsiği sürdürmektir. Muhatapları, herkes değil belli bir eğitim almış, seçkin bir zümredir. 

Harun Öğmüş'ün gazelleri, Memduh Cumhur'un bazı şiirleri, Prof. Dr. Mustafa Tahralı'nın kâr-ı nâtıkları bu cümleden değerlendirilebilir. Fakir gibilerin tarih düşürme geleneğini sürdürmesi de böyledir. 

Cumhuriyet dönemi aruz şairleri sanıldığından çok fazladır. Edebî cereyanların, neşir vasıtalarının ve nüfusun birbiriyle müvâzî şekilde çoğaldığı bu devirde, eskiler gibi sivrilmiş veya zirveleşmiş birkaç şair aramak doğru değildir.

Bu tarz olmasa; galat-ı meşhur ile Osmanlıca diye adlandırdığımız zengin Türkçemizin kullanıldığı ve hayatiyetini sürdürdüğü hiçbir saha kalmaz. Yahya Kemal'in elden ele gezecektir dediği meş'ale sönmemelidir. Bu tarzın popüler bir alâkaya mevzu olması da beklenmez. Seçkin bir zevkin elit bir müşterisi olacaktır.

Bu tarz şiire meraklı, ilgili ve hayran olup taklitle, mânâsını düşünmeden, sadece açık-kapalı hece dizerek dîvan şairi olmaya çalışanlara, ben de rastladım. Bunlardan kimisi; 

• Kadir Mısıroğlu gibi kişileri takip ederek, lisan hususunda ideolojik bir tavırla kaleme sarılanlar... Bu kişiler, çivi çiviyi söker mantığıyla, "uydurukça"yı karşı durmak için, özbeöz Türkçeye de husumet geliştirebiliyorlar. Ekseriya cahiller. 19. asırda Fransızca mantıkla fakat Arapça sarfıyla uydurulmuş ve tutmamış kelimelere de Kur'ân kelimesi diye dört elle sarılmaya çalışıyorlar.

Kimisi; 

• Klâsik şiire hayranlığı olsa da maalesef kabiliyeti, zevk-i selîmi gelişmemiş kişiler. Spiral ciltler dolusu şiirleriyle yayınevi yayınevi, dergi dergi dolaşanlarına rastladım. Bu tarz kişilere, teknik, usul öğretmeye çalışsanız da bildiğinden dönmeyebiliyor. 

Pala sadece bu acemîler, inatçılar ve protestocular hakkında, tenkitlerinde haklı.

Fakat devrimizde aruz ile ve kadim şiirin rüzgârıyla şiir yazmayı sürdürenleri yok sayıcı bir üslup doğru değil.

İkinci gruba gelince; bu sahada üretilenler Pala'nın hiçbir eleştirisini hak etmiyor. Birçok aruz şairi her iki sahada da şiir üretse de, ikinci yolu tutanlar daha fazladır. 

Birçok insan İstiklâl Marşı'nı dahî hece şiiri zannediyor. Aruz her zaman Arapça-Farsça müfredat ve terkibâta zorlamaz. Âkif dilde sadeleşmeyi görünce bazı şiirlerini tekrar ele almış ve onların lisanını sadeleştirmişti. Yine aruzla tabiî ki... 

Hâlide Nusret, Turan Yarar, Mehmet Çınarlı ve Hisar şairleri, aruzu sade bir lisanla kullandılar. 

Talat Sait Halman gibi, milliyetçi-muhafazakâr dünyadan olmayan insanlar da aruzu değerlendirdiler.

Halil Gökkaya, Yusuf Dursun gibi hece ağırlık yazan şairlerin de aruz şiirleri mevcuttur. 

Recep Yıldız, Seferî gibi, şekil (nevi-form) itibariyle birinci, kelime kullanımı itibariyle ikinci gruba benzeyenler de düşünülmelidir.

Ayrıca, zengin kelime kadrosu kullanmaktan yakınmak bir edebiyatçıdan beklenecek bir şikâyet değildir. 

İskender Pala, işbu yazının son cümlesinde şöyle diyor:

"Çünkü böyle bir şiir, tam da kıvamını bulmuş, hani eskilerin ifadesiyle “rânâ düşmüş” demektir ki lezzetinden dimağları mest eder, okuyucuyu kendinden geçirtir."

Bu cümlede "mest", "dimağ", "rânâ", "kıvam" "ifade" hattâ "lezzet" birilerine göre eskimeye yüz tutmuş kelimelerdir. Pala'yı bu nesir cümlesinde, bu tarz kelimeleri kullanmaya hangi aruz kalıbı itmiştir? 

Aruz şiirde kadîm kelime görünce derhâl aruzu suçlamak, bir peşin hüküm olmasın?

Bu kelimeleri Pala kullanır, çünkü bu kelimeler onun dünyasının, kültürünün kelimeleridir. Günlük gazete yazısına dahî yakışan bu kelimeler elbette şiire daha çok yakışır.

Dolayısıyla, aruz tercihinde bulunan şairler, geleneğiyle bağlarını koruyan, güçlü ve zengin bir lisana sahip olan kişilerdir. Bu sebeple eserlerinde daha zengin bir dil okumaya, anlamaya ve nihayet konuşmaya çağrı vardır.

Seyrî'nin Hilye'sine yayınevimiz adına yazdığım takdimde şöyle demiştim:

"Hem günümüz konuşma dilinin rahatlığında ve berraklığında; hem zengin Türkçemizin asâlet ve vakarına dâvet hâlinde bir eser..."

Yeter ki anlayarak, duyarak, bilerek, hissederek ve anlatarak, hissettirerek, tattırarak kullansın.

Zengin Türkçeden kaçındırmak değil, buna davet etmek yaraşır, hele de Dîvan şiirini sevdiren adam vasfıyla tanınan bir edebiyatçımıza...

(10 Aralık 2013) (İskender Pala'nın yazısı Zaman gazetesindeki köşesindeydi. Lâkin artık bağlantısı çalışmıyor.)

8 Aralık 2017 Cuma

DİPLOMA İCÂZET ŞAHADETNÂME

Diploma; ikiye katlı kâğıt demekmiş.

Mezun olunca diplomayı ikiye katlayıp, kapatıp bir daha ne kitap, ne defter açmamak mânâlarını çağrıştırdı.

Her geçen gün, her geçen sene ikiye katlanan bilgi, şuur, iz'ân ve tecrübe olmadıkça, ister ikiye katlansın, ister çerçeveletilip duvara asılsın, diplomanın faydası yok.

Faydası yok dediğim, kürsüye, mihraba, minbere, insana, talebeye faydası yok. Yoksa maaş, titr vs getirebilir.

Bizde icâzet vardı: İzin vermek. Hoca, talebesine bu dersi okutabilir diye izin verir. Okutabilmek, o izni o müsaadeyi sürdürmek için, kitabı, defteri katlamak değil, iki büklüm kitapların üzerine kapanmak var.

İcâzet, cevâzı, câizi, tecvîzi yani mânevî mes'ûliyeti ve takvâyı hatırlatıyor. "Bunu yapmaya, şunu söylemeye izinli miyim?" muhasebesi... Titr değil titreyiş...

Bir de şahâdetnâme var. Bir kâğıt sizin doktorluk edebilmek için tıp eğitimi aldığınıza şahitlik ediyor. Bu sebeple alabildiğine kıymetli, zor taklit edilir, fligranlı, hologramlı, ıslak imzalı vs. olmalı. Bu "zorluk" o vesikanın alınmasındaki zorluğu, sabrı, azmi anlatıyor olmalı.

Diplomada müessese ve marka, icâzette ise âlim ve şahsiyet öne çıkmakta... İçi dolup boşalan, değişen bir müessesenin şahâdeti mi, yoksa ismi ilminin, dirâyetinin, takvâsının şahidi bir âlimin şahâdeti mi?

3 Aralık 2017 Pazar

SÛRÎ AHLÂK


Azınlıklar sûrî bir ahlâka sarılırlar. Toplumda yahudilerin ticaretinin, alevîlerin insaniyetinin vs. sık sık övülmesi bundandır. Azınlık bulunduğu toplumda zayıftır. Gerçek yüzünü gösteremez. Alabildiğine masumiyet izhar eder. 


Maalesef fikrî dalâletlere düşmüş kişiler de böyle olabiliyor. 

Haseki'de okurken, muhterem Mehmet Savaş hocamız, Fazlurrahman'ın İstanbul ziyaretinden intibalar aktardı. Altını çizdiği nokta, tevâzu ve sadelik idi. 

Yaşar Nûri, gibi insanlar daha yazıp çizdikleri ve arz-ı endâm ettikleri neşriyat vasıtalarıyla dahî anlaşılıyorlardı. Kibirli, insanlara tepeden bakan, müslümanları kolayca aşağılayan bir tabiatları vardı. Ankara Ekolü de genellikle halka inememiş, tepeden bakıcı insanlar idi.

Fakat günümüzde müslüman gazetesinde yazan, televizyonda konuşurken karşısındaki sunucuyu ağlatan, Kur'ân'ı hayata yansıtmak, insanları şirkten kurtarmak vb. sûret-i haktan görünen sloganlara sahip vs. insanlar da var ki, aslında fikir ve inanç bakımından istikametli değiller.

Günümüzde de;

"Falan şahıs için "istikametli değil" diyorsunuz fakat çok iyi bir insan, çok samimî, çok iyi niyetli," tarzda müdafaalar oluyor.

Demem o ki, sûrî ahlâk, ikili münasebetlerdeki sıcaklık, konuşmadaki samimiyet vs. bizi yanıltmamalı. 

Şeyhoğlu demiş ki:

Güzel oldur kim ânın hüsnü gibi hulku ola
Yoksa çok sûret yazarlar kilisâ divârına!


"Ancak huyu da sûreti gibi güzel olana güzel denebilir.
Yoksa çok güzel resimler vardır kilise duvarında amma içi bâtıl ve muharref hurâfeler yatağıdır!.."

Öyle ya, Rahibe Teresa ne kadar iyi bir insandır değil mi? Ömrünü insanlara adamış... Lâkin inancı için öyle diyebilir miyiz? 

Mevcut papa, insanların ayaklarını yıkayan mütevâzı bir hizmet eri olarak biliniyor meselâ... İnancındaki şirk ve küfrü izale eder mi bu?

Etmez. Aynı şekilde, sünneti reddeden bir ilâhiyatçı, sahâbeye söven bir şiî, ahkâma tarihsel diyen bir yazar da, çok hayırsever, çok dokunaklı, çok iyilik canlısı bir insan olabilir. Fakat bu iyiliklerinin ne Hak katında değeri vardır, ne de ehl-i Hak katında...