25 Eylül 2017 Pazartesi

DEVLETÇİLEŞTİREBİLDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?


Geçen İsmail Kılıçarslan şöyle yazdı:

"Günün birinde hepimizin devletçi olacağı' kehanetinde bulunsaydı birisi, ona güler ve şöyle derdim: 'Devletin uzağında, ümmetin yanındayız.' Ne ki gelinen noktada hayat, eskiden İslamcılıkla iştigal eden hemen herkesi Recep Tayyip Erdoğan'ın etrafında kenetledi. Recep Tayyip Erdoğan üzerinden de neredeyse hepimiz 'devletçi' olduk."

Hepimize tercüman olmuş.

Adamın biri kendini darı zannediyor ve her gördüğü tavuktan kaçıyormuş.

Sonunda bir doktor bu adamcağızı uzun terapi ve tedavilerle darı olmadığına ikna etmiş.

Veya öyle zannetmiş.

Çünkü daha doktorun yanından çıktığında karşı köşede gördüğü bir tavuktan yine saklanmış.

Doktor çıkışmış:

--Yahu konuştuk, anlaştık ya. Sen bir darı olmadığını biliyorsun! Öyle değil mi?

--İyi de, demiş bizimki, benim yeni öğrendiğim bu hakikati, tavuklar biliyor mu? Ben biliyorum darı olmadığımı ama, onlar biliyor mu?

Ben  fıkradaki adam gibi sormak istiyorum.

Devletin bu işten haberi var mı?

Bizim kendisini artık benimsediğimizden, geçmişte biz müslümanları tehlike gören, yemeye, yok etmeye, silmeye çalışan, İran'a yahut Suud'a göndermeye hazırlanan o devlet, bizi artık öyle görmüyor. Öyle değil mi?

Yoksa biz güçlü bir idareciyi, bir hükûmeti devlet mi zannediyoruz?

Devlet babayı veya anayı, ondan yüz görmemiş evlatlarının koruması da enteresan bir vefa örneği. Ben oraya takılmıyorum. Yani en azılı lâik iktidarında da bir dış saldırı olsa hepimiz devletimizi korur idik. Bu başka. Bu mânâda elbette vatancıyız, devletçiyiz.

Ama dini, dîni eğitimi, cemaati vs. her şeyi devletin tanzim ve icrasına bırakmak nedir?

Vur deyince öldüren bir milletiz vesselâm...

Bu duyguları kuvvetlendiren bir hâdise yaşadım. Geçenlerde faal bir imam, faaliyetlerini anlatırken döne döne; "Ben kamuyum, ben devletim ben resmîyim." diyerek yaptığı işin arkasında şu bu cemaatin değil, devletin olduğunu ifade etmeye çalıştı.

"Aktüalite sisi" dediğim bu işte.

Hâlbuki 1999 (yani 28 Şubat sonrası) Türkiye'sinde dersimize giren Hayreddin Karaman, en büyük eksiğimizin "sivil toplum" olduğunu söylüyordu. Erbakan istifa ettirilmiş, parti kapatılmış, ilahiyatın başına en tehlikeli beyaz getirilmişti...

Devlet dediğin şey tarih boyunca elden ele dolaştı.

Arap ırkçılarının eline geçti. Emevîler devlet eliyle hutbelerde ehl-i beyte sövdüler.

 Devlet bir dönem Mutezile'nin eline geçti Me'mun, mihne hadiseleri... Ahmed bin Hanbel'i kırbaçlattı.

 Müslümanlar, Moğol ve haçlı saldırılarının olduğu devirde palazlanan birçok şiî devletin taht-i idaresi altında yaşamak zorunda kaldılar.

 Osmanlının son döneminden cumhuriyete dine gizli veya alenen cephe alan birçok anlayış idareye geldi.

"Devlet dindar olsun, her şey güllük gülistan olsun"un bile neticesi acıdır. Konstantin hıristiyan oldu ve o tarihten sonra konsillerde devlet başkanı olarak o ne dediyse o oldu. İtikadı devlet başkanı belirledi.

Bu sebepledir ki, Fatih devrinde bile Ebu'l-Vefa, Akşemseddin gibi zatların devlet babayla münasebetleri zaman zaman mesafeli oldu.

7 Haziran 2015'te hepimiz devlet sandığımız hükûmetin tam tersi bir zihniyetin eline geçebileceğini görmüştük. Bugün sivil toplumun en güçlü ayağı olan vakıf ve dernekleri de cemaat diyerek, sû-i misâli emsal edinip devlet düşmanı sayarsak, geriye ne kalacak?

Bugün Diyanet teşkilâtı cemaatlerin yerini alsın isteniyor. 28 Şubat sonrasında diyanette çalıştım. Bulunduğum yerde birkaç cemaat uhdesindeki kurs dışında neredeyse Kur'ân kursu kalmamıştı. Kurs kapanmasın diye açık tutulanlara teyzeler amcalar gidiyordu. Erkek Kuran Kursu öğreticileri talebesizlik sebebiyle imamlığa geçmek zorunda kalmıştı. Neredeydi o ben kamuyum, devletim, resmiyim diye kabaran hocalar?

Fıkrayla başladık bir misalle bitirelim.

Tilki pirelerinden kurtulmak istediğinde, ağzına bir tezek parçası alır yavaş yavaş suya girermiş. Pireler kuru olan baş kısmına doğru yürür, kafası da suya dalınca ağzındaki tezeğe geçerlermiş. Tabiî tilki çevik bir şekilde pireli tezeği bırakıp, yoluna piresiz olarak devam edermiş.

Bugün cemaat dışı diyanet gibi resmî veya isim vermeyeceğimiz toplum kuruluşlarıyla İslâm'a hizmet edilmeli, cemaatlerin icra ettiği faaliyetler orada toplanmalı anlayışını bu nükteyle düşünün!..
(25 Eylül 2016)


18 Eylül 2017 Pazartesi

FELSEFE DÜŞMANLIĞI MI TEMBELLİK Mİ?

Lozan, Kopenhag, Oslo derken bir de Bologna çıktı arkadaş!..

Dersleri azaltmak gerekiyormuş! Hangi dersi azaltırsan azalt, ilâhiyat kan kaybeder. İlâhiyat basit bir fakülte değildir. İçinde Hukuk, Edebiyat, Felsefe, Tarih, Sanat, Mûsıkî ve bol bol lisaniyat ihtivâ eden daha üst bir yapıdır. İlâhiyatın içerisindeki edebiyat, belâgat vs. kürsüsü dışarıda bir fakülte olarak temsil ediliyor. Hukuk öyle, felsefe öyle... Bunun üstüne bir de çoğaltılmaya çalışılan Temel İslâmî ilimleri ekle...

Kâtip Çelebi'nin anlattığı "Felsefe'yi kaldır Hidâye koy" mantığı* da aslında felsefe düşmanlığından ziyade tembellik değil miydi? Onu da okut, bunu da okut.

İlâhiyat eğer müktesebâtını veremiyorsa, Tıp fakülteleri gibi senesi artırılmalı. 5 sene yahut 6 sene olmalı (çalışkan öğrencilere 4 senede bitirme imkânı tanınabilir).

Meselâ Hukuk fakülteleri de, normalde 4 senedir, fakat vakıada en az 5'tir derler.

Yahut Arap ülkelerindeki gibi branşlaştır. İmam-hatip, vaiz, ortaokul din kültürü muallimi olacaklara farklı program, lisans üstü çalışacak, derinleşecek olana farklı program uygula.

Bologna süreciymiş. sen yapmışsın Coni'ye göre, uyar mı Ali'ye Veli'ye?!.



(19 Eylül 2013 İlahiyatlarda müfredat değişikliği ve Felsefe grubu derslerinin azaltılması üzerine...) 

6 Eylül 2017 Çarşamba

KIYILARIMIZA VURAN SORULAR...


Müslümanlar neden cinâyetlerinden sorumlu olanlara doğru "kaçar"lar?

"Allâh'ın arzı," hep batıya doğru mu "geniştir?"

Yoksa bu zorlama hicret, "Benim vatanımı yaşanmaz kıldın, ben de senin sosyal devletini yaşanmaz hâle getirmeye geliyorum" mu demektir?

Mültecî dramı globalleşmenin kapitalizme de vuran bir yansıması mıdır?

Bu göç 100. yılında tehcîrin intikamı mıdır?

Endülüs müslümanları da Akdeniz'in soğuk sularına "göç" ettirilmişti.

Ha bire batıyı görmemekle, merhametsizlikle vs suçlamamız, bunu bizim yapmamız, bu acınası hâle düşmemiz acı değil mi? Asıl vebal petro dolarlara sahip İslâm âleminin kendi yaralarını saramaması değil midir?

3 Eylül 2015 (Suriyeli Umran'ın Bodrum'da karaya vurmuş cesedinin gündem olduğu günler)