30 Mayıs 2018 Çarşamba

Teşâbehet kulûbuhum!..


Önce Tevbe Sûresi 37. âyetin mealini okuyalım:

Hangi mealden?

Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı'dan:

"Haram ayını başka bir aya ertelemek, küfürde daha ileri gitmektir. İnkâr edenler onunla saptırılır. O haram ayını bir yıl helâl sayarlar, bir yıl haram sayarlar ki, Allah'ın haram kıldığının sayısını denk getirip, Allah'ın haram kıldığını helâl yapsınlar. Yaptıkları işin kötülüğü, kendilerine süslü gösterildi. Allah kâfirler toplumuna yol göstermez."

Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı, ekranlarda orucu eylül ayına sabitleyebiliriz dedi. Hâlbuki Ramazân orucunun bu aya sabit oluşu Kur'ân ile sabittir. Kendilerini şâri (şeriat koyan) Allah yerine koyanlar dur-durak bilmiyorlar.

Aynı şeyi yani takvimle oynamayı, Câhiliyye putperestleri haram aylar ve hac için yapıyordu. (Zaten haram ayların 3'ünün hac güvenliği ile alâkalı olduğu açıktır.

Bu müdahalenin adı Nesî idi. Bu uygulama Tevbe Sûresi 37. âyette de yer almaktadır. Nesî'i Bayraktar Bayraklı mealinde "haram ayını başka bir aya ertelemek" diye tercüme etmiş.

Cenâb-ı Hak bu yersiz ve küstah müdahaleyi küfürde ileri gitmek, kâfirce bir ziyade olarak vasfetmiş. 

Âyetin devamında "Allâh'ın haram kıldığı" ayın oynatılmasına izin olmadığı ve bu kötülüğün kendilerine süslü / mantıklı / akla yatkın vs. gösterildiği bildiriliyor. İslâm, teslimiyet demektir. Hikmete râm olmaktır. 

Bu vesileyle Tâhirü'l-Mevlevî merhumun Müslümanlıkta İbadet Tarihi kitabından, ibadet takvimimizin kamerî esaslı olmasının hikmetini paylaşayım:

Kurmay Tüm General Abdurrahman ismiyle takdim edilen bir yazarın, Mahfil Mecmuasında neşredilen bir yazısında dünyanın kuzey ve güney yarım kürelerinde mevsimlerin mukabil olması sebebiyle, oruç ibadetinin her yıl 10-11 gün kayarak şemsî yılın her mevsimini dolaştığı ay takvimine bağlanmasının, çağlar ötesi hikmeti ifade edilmiştir.

Burada şunu da ifade edelim ki, 17-18 ve ötesi saatleri bulduğu mevsim ve coğrafyalarda oturanlardan Ramazân'ı hastalık, devamlı ilaç kullanma zarureti gibi sebeplerle tutamayanlar, bunun yerine kısa günlerde tutabileceklerdir. Bu hikmetin bir başka açılımıdır.

Nesî günümüz yahudilerince de kullanılır. Normalde onların da dînî millî takvimi ay esaslı olduğu hâlde, bayramları, ibâdetleri Bayraktar'ın teklif ettiği gibi sabitlenmiştir. Meselâ Yom Kipur (muhtemelen Aşura) Ekim civarına sabitlenmiştir.

Gelelim başlıktaki ifadeye:

Teşâbehet kulûbuhum!..

Bu ifade Kur'ân-ı Kerim'de o devrin münkirlerinin itiraz ve talepleriyle, evvelkilerin benzeştiğini ifade eder:

Kalpleri birbirine nasıl da benzemiştir!..

Nesî hususunda, yahudi, câhiliyye müşriği ve devrimiz mezheb / sünnet / ahkâm inkârcılarının kalplerinin benzemesi ne kadar acı!..

NEZAKET KİME?


Edebimden kabalık ehli yararlanmamalı...
Fırka salyangozu, semtimde pazarlanmamalı...

Bugün açık seçik yanlışa yanlış, bâtıla bâtıl demekten çekinmemeliyiz. Bu konuda isim vermemek de, sarahaten ifade etmemek de hep o kaba saba kişilerin işine yarıyor.


Birçok yerde işitiyoruz, müslüman ve müstakim camialara mensup kişiler, bu gereksiz nezaket sebebiyle, net bir şekilde batıl ve munharif olduğu ilan edilmeyen kişileri, onların kanallarını, videolarını izliyorlar. 99 doğrunun içine sızan 1 yanlışa gönüllerini habersizce açıyorlar. Çünkü batıla batıl dememeyi nezaket sanıyoruz. Gâvura gâvur demeyi yasaklayan Tanzimat gibi, bâtıla da bâtıl demeyi yasaklayan mı oldu?

Hadis'te rical ilmi var. Orada âlimler hiç de ayıp olur demediler. Kim körse, kim bâtıl fikirlere kapılmışsa, kim unutkansa, kim hafızasındaki sözlere başka şeyler katıştırma âdetine sahipse, hiç çekinmeden söylediler, yazdılar. Bunun gıybet de olmadığını ifade ettiler. Nesilleri uyardılar.

Bir de şöyle düşünelim:

Onlar nâzik mi? Onlar senin peygamberinin hususî ismini salevatsız anarkan nazik mi? Âlimlerini, mürşidlerini, imamlarını; bidatçı, cahil sayarken pür edep mi?

Bugün İslâm dîninin bütünlüğü, sağlamlığı tartışılır hâle getirilmeye çalışılmakta.

Net ifade etmeli:

"Mustafa İslamoğlu İslam'ı" diye bir şey yok.

"Abdülaziz Bayındır müslümanlığı" diye bir müslümanlık yok.

Hadîs'in reddedildiği bir İslam yok.

Kaynaklara dönüş mü diyorlar; Ömer Nasuhi Bilmen'e dönmeli. Elmalılıya dönmeli. Babanzade Ahmed Naim'e dönmeli. İhyâ-i ulûmiddin'e, Mektûbât-ı Rabbânî'ye, Riyâzussâlihîn'e dönmeli. Müdakkik, muhakkik ulemânın eserlerine dönmeli. Kur'ân-ı Kerîm'in Mubtilûn dedikleri gibi, her şeyi şüphe giyotininden geçirip budayıcılara değil.

Bir şeyleri denizin ortasına götürüp batırmaktan mı bahsediyorlar; şu son senelerin bulaşık ürünlerini götürüp Hind okyanusuna boşaltmalı.

Bu yolda ana çizgiye aykırı üretilen her şey "fırka"dır. Geçmişte de öyle oldu. Kader'i reddedenlerinki İslam değil, Kaderiyye oldu. Cüz'î iradeyi reddedenlerinki cehmiyye oldu. Mutezile oldu. Şia oldu. Bâtıniyye oldu. İbâhiyye oldu. Ama İslam olmadı. Dışarıda kaldı. Arkasına Abbasî devlet gücünü alan Mutezile bile gerçek "İslâm"ın yerine kendini ikame edemedi.

Nezaket, zarafet, hürmet ve edep göstereceksek, 14 asırdır, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den ashâba ve onların tertemiz, müstakim vârisleri olan imamlara, âlimlere, mürşidlere gösterelim. Onları bir kalemde silip atanlara değil...