BOZUK OSMANLICACILIK
İslâm harflerinden Latin harflerine geçiş bir vicdan yarası.
Bu yaranın sancısını duyan milletimiz öteden beri Osmanlıca adı altında eskimez yazımızı öğrenme gayretinde oldu. Kurslar düzenledi. Kitaplar çıkardı. Bu yolda neşriyat mânilerini de delerek günümüzde Osmanlıca dergiler neşrediliyor.
Dün bu yönde bir teşebbüsü gördüm.
Fakat Osmanlıcanın kendine mahsus özelliklerinin çoğunlukla kullanılmadığını gördüm. Altta bunun savunması da vardı: Güncel imlâyı tercih ettik deniliyordu. Fakat bu noktada da tutarlı değildi.
Çünkü Arabî, Farisî asıllı kelimeleri güncel imlâ diyerek okunduğu gibi yazarsanız, İslâm harflerini kullanmanın hiçbir esprisi kalmaz. Günümüzde Türkistan bölgesinde de böyle alfabeler kullanılıyor. Aslî kelimelerin yazılışını bozan bir eski yazının kime ne faydası olacak üzerinde düşünülmelidir.
Daha acı bir tehlike daha var:
Ortada Osmanlıca dediğimiz asırlar sonunda kemaline ulaşmış bir yazı var.
Bir de latinize alfabe ile seksen senedir kullandığımız yazı var.
Buna güncel yazım ve imlâya göre arabî harflerle Türkçe diye bir üçüncüsünü eklemek kafaları karıştırmaktan başka fayda getirmez. Bu şekilde yazıp okuyan kişi, gerçek Osmanlıcayı yine tam anlamıyla okuyamaz. Gerçeğiyle karşılaştığında yadırgar. “Gerçek Osmanlıca yazmamanın sebebi; zorluğu, bizim boyumuzu aşması” denilirse, harf devrimini yapanlarla ağız birliğine düşülmüş olunur. “Gördünüz mü işte sizin gibi entelektüel yazar insanların bile boyunu aşan bu güçlük sebebiyle harf devrimi yapmıştık.” deseler ne diyeceksiniz?
Latin harflerine geçenlerin en büyük savunması, okunduğu gibi yazılan basit bir alfabe ortaya koymaktı. Bu kolaylığı Arap harfleriyle yapmak İslâm harflerine hürmet edip, İslâm kelimelerine saygısızlık etmek olur. Bu inceliği anlamak için lütfen biraz tefekkür edin. Hizmet kelimesini: هزمت şeklinde yazarsanız, Arap harfiyle Türkçe telaffuzunuzu korursunuz, fakat o kelimenin, aslî şekli olan خدمتten vazgeçmiş olursunuz. Onun hâdim, hademe, müstahdem, hâdimü’l-harameyn, mahdum, istihdam, huddam gibi birçok Türkçemizde, tarihimizde yer etmiş kardeşleriyle bağını koparmış olursunuz. Osmanlıcanın zorluğu buradaydı. Telâffuzu değil asliyyeti esas alıyordu. Çünkü, Türk, Fars, Urdu, Arap hepsi bu kelimeleri belirli telâffuz ve mânâ nüanslarıyla ortak olarak kullanıyordu ve aynı şekilde yazmalarının birçok avantajı vardı. Tek zararı okuyup yazacaklara bunu öğretme güçlüğü idi. Fakat içinde büyük bir kolaylık barındıran bu güçlük, bizi, dilimizi, Kur’ân’ın ve İslâm ilimlerinin havzasında tutmuş oluyordu. Harf devriminde, devrilmek istenen işte bu bağ idi.
Osmanlıca imlânın telâffuzu esas almaması sadece arabî, fârisî asıllı kelimelerin yazılışını ilgilendirmez, Türkçe yazımda da bu esas hâkimdir. Bu ise aslında büyük bir kolaylık getirir. Meselâ, Latinize Türk alfabesinde –dır, tır, dir, tir şeklinde sesli harfi incelip kalınlaşan, sessiz harfi de sertleşip yumuşayan bu sebeple de dört farklı şekilde yazılan ek, Osmanlıcada در şeklinde yazılır. Sertleşme ve incelme okuyana bırakılır.
دفتردر defterdir
يازيدر yazıdır
كتابدر kitaptır
مرجكدر mercektir.
Osmanlıcasında ek hep aynı kalırken, latin alfabede dört şekle giriyor. Ler-lar eki, cı, dı, mış, gibi ekler de hep değişmeyen klişeler ile yazıldığı için aslında Türkçe gibi çok “sesli” bir dilde yazım kolaylığı getirir.
Bu kolayca öğretilebilecek, kolayca aşina olunabilecek bir şeydir. İncelediğim çalışma tamamen dikkatsizce yazılmıştı. Meselâ ince yumuşak ğ gayın harfi ile gösterilmiş. Bunun telâffuzu esas almak ile de ilgisi yok. Hele ifsadı ايفساد şeklinde yazmak hakikaten ifsad olmuş.
Farz değil de fazilet cinsinden işlerde titizlik göstermek gerekir. Susuzluktan ölmek üzere olan birine su veriyorsanız, elinize geçirdiğiniz ilk kaba doldurur eline tutuşturursunuz. Fakat misafire çay ikram edeceğiniz bardakta su lekesi dahî bırakmak istemezsiniz.
Aslî harflerimiz seksen senedir öksüz ise, biraz titizlik göstermemizi de bekleyebilir.
Madem Osmanlıcaya hizmet gibi, fazilet cinsinden bir iş yapacağız, onu titizlikle yapmalıyız. Çünkü madem gaye, aramızda bağın koptuğu külliyata insanımızı ulaştırmaktır, onu temiz düzgün yapalım.
Haddimizi bildiğimiz gibi “hadd”in yanak mânâsına gelirse خد, had, sınır mânâsında ise حد şeklinde yazılması gerektiğini de bilmeliyiz. Bilmek istemiyorsak, elimize yüzümüze bulaştırmak yerine elimizi bu işe bulaştırmamalıyız. Çünkü farz değil, fazilettir. Karşısında bulunduğumuz Osmanlının ihtişamı bu titizliği yahut had bilmeyi gerektiriyor çünkü…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder