Ramazan günü alenen yiyip içmekte iki tür saygısızlıktan bahsedilebilir:
1. İnsanî olarak; aç susuz insanların karşısında bir şey yiyip içmeme ahlâkı.
2. Kudsiyete saygı. Başkasının mukaddes gördüğü bir şey olsa bile.
Dindar insanlar aslında birincisinden ziyade, ikincisini istiyoruz. Nitekim nâfile oruçlarda böyle bir saygı pek beklenmez. Fakat Ramazan'da bu saygıyı isterken de, bir nezâketten ziyade, bir boyun eğiş mi bekliyoruz acaba?
Açıktan yiyip içenler de aslında birincisinden ziyade, ikincisini göstermemek için diretiyor. Muhtemelen samimiyeti olduğu bir oruçluya yapamayacağını sokakta sergilemeyi mârifet biliyor.
Sanki mukaddese hürmet göstermeyi bir yük, bir baskı, bir esaret gibi görüyor. Hâlbuki birinci açıdan baksa; vicdanen daha fazla hürmetkâr olmak isteyecektir. Zira ahlâkın, nezaketin, zarafetin hiçbir maddesi esaret olarak görülmemelidir. Muâşeret âdâbı, görgü kaideleri toplu hâlde yaşamanın karşılıklı incelikleridir.
Meselenin bir noktası da şu: Sadece ramazan değil, her sahada inceliklerden uzaklaşan bir toplum hâline geliyoruz.
Nitekim geçmişte, sadece oruçlular görmesin diye değil, fakir-fukara görmesin diye de, lokantalara perde gerilir imiş.
İnsan; bir şey yiyip içerken birisi yanına gelse, ona ikram etmek ister, onun karşısında oturup yiyip içemez (idi).
Bir başka açı:
Mevlânâ Hazretleri, Hz. Musa'ya; "Önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım?" diye nezaket gösteren sihirbazların, belki de bu incelik vesilesiyle hidâyete nâil olduklarını bildirir. Belki de seküler hayatlarını, bir insanî incelik için bile bozmak istemeyenlerin korkusu budur: Ya bizi o rûhâniyet çekiverir ise...
Sözün özü:
Hürriyet ve serbestiyetin tadını çıkardığını sanan arkadaş!
Neler kaybettiğini bir bilebilsen!..
Neler kaybettiğini bir bilebilsen!..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder