Demek onur arıyorsun...
Hem de günahınla...
Garip iş.
Günah hepimizi onursuzlaştırır, nursuzlaştırır.
Günahın avcunda onur ne arar? Kim şerefle günah işleyebilir ki?
Ona dense dense küstahlık denir, pişkinlik denir, azgınlık denir. Ama onur denmez. Günahların hepsi onursuzdur. Vicdanın derinliklerinde, bizzat ruhun yargılar seni. Aynalara bakamazsın. En azgın günahkârın çığlıkları dahî, içindeki feryadı susturmak içindir.
Ama sen hâlâ onur arıyorsun. İhtiyacın var çünkü. Değerli bir özsün, değerini arıyorsun.
Sana dediler ki, o içindeki değersizlik hissi, el âlem yüzünden. Herkes seni hor hakir gördüğü, harabat ehli diye tekmelediği, itelediği için değersiz hissediyorsun. O zaman çare belliydi:
Sosyal probleme, sosyal çözüm. Fakat durum hiç de öyle değil ki...
İnsanlar ittifak edip cinayet işlemek suç değildir deseler, katillerin vicdan azabını susturabilirler mi? Öyle bir şey demezler ki, deme! İşte kürtajı hak diye gösterenler yok mu? Gel de parçalanıp tıbbî atık olan bir bebeğe sor annesinin onurunu. Hayır hayır annesine sor.
Demokrasi ile inandırdılar hepimize: Her şeye oy birliği veya oy çokluğu ile biz karar verebiliriz, diye. Sonra Trump da Hitler de oy çokluğu ile geldi diye tepiniyorlar. Hitler’i hâlâ haklı gören milyonlar var. Kime göre haksız ki? Öldürmeyi “onursuz” yapan kimdir?
Dikkat et!.. Senin öfkenden yararlanmak isteyenler, senin arkana saklanıyor ve seni “onursuzluk” probleminin kaynağı olan şeyle kimliklendirmek, adlandırmak, özdeşleştirmek istiyorlar. Bir düşün, ten nedir ki, ona mahsus bir şey senin kimliğin olsun? Senin bir ruhun var ve onun ne kimliği ne de onuru, şu pislik çukuru dünyanın hiçbir günahı, arzusu ve duygusuyla adlandırılamaz. Daraltmak olur o. Hapsetmek olur. Tenin bile çocukken veya yaşlıyken, cinsiyetle alakası kalmıyor da, ruh mu bununla kimliklendirilecekmiş?
Renkler ha... Evet sayısız renk, sanatın çeşitliliğini gösterir. Fakat bir avuç kusur ve hata, renkler arasında değil, harmoniyi bozan arızalar arasında sayılır. Arızaya, hastalığa, iptilâya acırsın, düzelmesini istersin, çünkü öze ait değildir o kusur. Siyahînin derisi güzelliktir. Sarı ırkınki de. Ama derideki alaca, çiçek bozuğu, hepatit sarılığı hastalıktır. Mümkünse tedavi edilir. Değilse göz dikilip rahatsız edilmez sahibi. Ama ne yaparsın ki rahatsız edicidir. Birileri sarılık hastasına, bu senin kimliğin, bu sarı yüz senin aidiyetin diyor. Tedavi etmek yerine...
Yine dikkat et!..
Senin muhtemelen uç diye, marjinal diye girdiğin yolu, “yeni normal” yapıp seni yine sistemlerinin parçası hâline getirmeye çalışıyorlar. Hatta senden nemalanmak. Senin üzerinden de kapital üretmek, alışveriş günleri, logoları, markaları üretmek. Seni yine ürettikleri bir şablona sokmak.. “Marjinalliğini koru” demiyorum. Sistem içi olursan marjinalliğin nerede kalacak, diyorum. Bu sefer nefsin nereye gidecek, hangi uçlara tırmanacak dikkat et, diyorum. Keşke marjinalliğini, yaratıcına ve yaratılış ayarlarına değil de, sana ilahlık taslayan şeytanî güçlere çevirebilsen...
Evet, günah onursuzluktur.
Atalarımız Âdem ve Havvâ... cinsî bir günahla, utanılacak bir duruma düşerek kovuldular, onursuz bir duruma düştüler. Kimse yoktu onları aşağılayacak, kimse yoktu onlara hakaret edecek, ama utandılar, üzüldüler, pişman oldular. Tekrar onur kazanmak için gerçek onur yürüyüşü işte onlarla başladı.
Evet, günah onursuzluktur.
Fakat ebediyyen değil.
Sen de bir onur yürüyüşü yapabilirsin.
İstiklâl Caddesinde değil. Fakat istiklâlin için. Hürriyetin için, bağımsızlığın için. Nefsânî arzulardan, nefsin kölesi ve şeytanın robotu olmaktan kurtulmak için...
Kime doğru bu yürüyüş?
Sana onurunu tekrar verebilecek tek Zâta doğru.
Sana daha en başta kerem veren, seni mükerrem kılan, seni onurlu olarak yaratan Zâta doğru.
Yalancılara inanma! O seni asla onursuz bir günahın mahkûmu olarak yaratmadı. Bu yarışma ve imtihan âleminde, o sana kurtuluşun, arınmanın, onurlanmanın yollarını gösterdi. Evet, seni bir melek kadar masum yaratmadı. Mücadele etmeni, bencilce duyguların ve bedenî arzuların pençesinden kurtulmanı istedi yalnızca. Temiz bir kalp istiyor O. Tevbe edeni de tertemiz kabul etme cömertliğini gösteriyor.
İster yalnız yürü, ister O’na dönenlerden, tevbe edenlerden bir toplulukla yürü. Ama onur yürüyüşü, ancak tevbeyle mümkün. Arınmayla mümkün. O’ndan uzaklaştıran her şeyi hayatından atmakla mümkün.
Senin yegâne kimliğin, kulluk. O’nun yarattığı onurlu bir kul olmak. Başka hiçbir şeyin kulu olma ki, onurunu çiğnemesin. Müptelâ edildiğin günahlar da, onurunu çiğniyor, seni o kimlikle var olmaya mahkûm eden mihraklar da onurunu çiğniyor.
Bu yürüyüşün zamanı yok, haftası yok, günü yok. Her zaman bekliyor seni. Her zaman açık o kapı. Onur sadece o kapının sahibine ait.
“...Yoksa onlar inançsızların yanında onur / izzet mi arıyorlar? Boşuna aramasınlar. Çünkü onur / izzet tamamiyle Allah’a aittir.” (en-Nisâ, 139)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder